Veda Yemeği

Posted 17/11/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

“Kaybetmek mi kaybolmak mı?” diye başlanabilirdi hikâyeye. Rokoko bir iç çekişle de devam edilirdi sonra. Gel gör, diğerleri gibi sıradan bir olay bu da. Sıradan bir aktarımı olacak o yüzden. Birçok boşluğu olacak diğer hikâyeler gibi; birileri doludur, doldurur umuduyla.

Muzo hiç geçmediği bir sokaktan geçiyor günde belki elli defa: Horhor Hamamı’nın yan sokağından. Hamamın yanından giriyor Havuzlu Bahçe’den çıkıyor. Sene bin dokuz yüz yetmiş sekiz. Hamamın yan duvarında yağlıboyayla yazılmış kocaman bir yazı: DEV-GENÇ! Yazıyı her görüşünde dev bir genç hayal ediyor Muzo. Ve gülümseyip geçiyor hafif ürkerek. Onun asıl derdi hamamı geçince soldan üçüncü apartmanda: Mâsume. Esas oğlanımızın okuldan arkadaşı. Okul sonrası üç’le beş arası pencereye yastık koyup, sokağa bakarak ay çekirdeği yiyor. Sevilesi, edâlı bir kız. Muzo üç’le beş arası ortalama elli kez, muhtelif bahaneyle sokağa girip çıkıyor. Ve ortalama on kez Mâsume’yle lâflıyor.

Mâsume gündüz düşünde, gece rüyasında; kızın hayaline sarılıp uyuyor. Gözlerini açtığında ilk onun yüzünü görüyor. Peri kızı’nın kapısının önünde başını sırtına devirip konuşurken bile sanki düşte. Kızın sorularına abuk sabuk yanıtlar veriyor bâzen. Ve sevimliliğiyle durumu kurtarıyor. Doğrusu yüzüne bakılmayacak cinsten bir oğlan değil bizimki. Hatta Mâsume onunla konuşurken sanki heyecanlanıyor. Hafiften yanakları mı kızarıyor ne? Çekirdek kabuklarını üstüne atarken, dans eder gibi kenara kaçılmalarını, ayrıca, pek sevimli buluyor. Gülüşüyorlar. Ve bu hâl Muzo’yu umutlandırıyor… Böyle böyle günler geçiyor. Bahar geliyor.

Evet efendim, bu Cuma okullar kapanacak. Cumartesi günü saat iki’de ‘Vedâ Yemeği’ var. Herkes bu toplantıya çok önem veriyor. Okuldaki bütün oğlanlar bir kızı tavlayıp yemeğe götürmek için dört dönüyorlar. Antik çağların bahar ayinlerinden kalma dürtüler kasıkları zorluyor. Kızların ruh hâli ise büyük sır. Muzo’nun hedefi belli. Mâsume’nin pencereye çıkma saatinden çok önce sokağa giriş çıkışlar yapıyor. Onu nasıl dâvet edeceğini, kuracağı cümleleri tasarlıyor. Bir yandan da pencereyi kesiyor. Eee? Niye çıkmıyor bu kız? Muzo kendini sakinleştirmeye çalışıyor. Mecbur, sabrediyor. Yukarı mahalleye gidip geliyor. Yan sokaklarda sürtüyor. Hâlâ pencerede kimse yok. Off! Kanarya Severler Cemiyeti’ni ziyaret ediyor. Yeni gelen kanaryalara bakıyor. Eski bir plaktan bülbül sesi yayılıyor. Horhor’un sokağına geri dönüyor. Ne ki, iki saat geçmesine rağmen hâlâ pencerede değil Mâsume. Çıkıp girmiş olabilir mi?

“Beni görmeyince içeri mi girdi acaba?” Yerlere bakıyor zehir hafiye. Hiç çekirdek kabuğu yok. O zaman?.. Dikilip bekliyor. Tırnaklarını kemiriyor. Bir ara zili çalmayı düşünüyor. Cesaret edemiyor. Kalbi göğsünü pataklıyor. Ah! İşte! İşte! Peri Kızı pencerede!

“Eee… Öhhö öhhö… N’aber Mâsume?”

Kız bir havalarda.

Muzo beklemeden “Cumartesi yemeğe gelcen mi?”,

“Heralde yani.” diyor kız sesini bayıltarak.

“Benimle gelsene.”

Mâsume kalakalıyor. “Ne demek ‘Benimle gelsene!’ ‘…Gelir misin?’, ‘…Gelmek ister misin?’ hatta ‘Benimle gelsen çok mutlu olurdum.’ hatta ve hatta ‘Benimle gelirsen bahtiyar olacağım Peri Kızı’ dese ya.” Mâsume içindeki yadırgamayı gizleyerek “Bakarız.” deyip âniden içeri giriyor.

Muzo Pembe Bilecik Mermeri gibi damar damar alnıyla, kafası sırtına yatık öyle kalıyor. Mâsume pervazdaki yastığı almak için tekrar beliriyor. Ve Muzo’yu o hâlde görünce gülümseyerek “Bakarız dedik ya şeker… Hatta tamam gideriz senle.” deyip tekrar kayboluyor.

Gerisini anlatmayacağım. Gerisi mâlum. Hem hikâyeyi, hem kendimi, hem de sezgileri güçlü okuru şişirmeyeceğim. Öte yandan Muzo’nun ahvâline değinmeden de edemeyeceğim…

O güzeller güzeli kız Muzo’nun ilk ve en kocaman hayâliydi. Aksaray’ın çeşitli mahallelerinde kimbilir kaç kez dayak yiyip yıkılmayan gencimiz bu hayâlin yıkılışı ile ilk hakiki yıkılışını yaşamış oldu. Zaman sıçradı. Muzo yediği mânevi tokat ile ergenliğe ilk adımını attı. Bir kızın kızlığının bozulmasından daha mühim bir değişim yaşadı: Muzo’nun saflığı bozuldu. Böylece dünyaya güvensiz ve takıntılı gençlik yılları başladı. Ona Mâsume’den bir hediye kaldı sâde: Oluşmuş veya oluşmaktaki her türlü çelişkiye karşı muazzam bir uyanıklık. Artık hamamın yan duvarına her gün yeniden yağlı boyayla yazılan koca yazının anlamını biliyordu. Artık dev bir genci değilse de dev bir gençliği hayâl ediyordu.

Ve fakat hayâliyle çelişen hakikate aldırmadan perdeleri çekip arkadaşlarıyla birlikte mavi ciltli pek kalın bir kitabı çözümlemeye çalışıyordu. İşte o ândan sonra olaylar hızla ve başka türlü olamazmış gibi bir kesinlik içinde ilerledi. Birgün perdeleri örtük apartman dairesini bastılar. Sırf kitap okuduğu için, işkence gördü ve hapse atıldı Muzo. Vereme yakalandı karanlık zindanda. Verem mi sâde, böbrek yetmezliği, ses tellerinde nodül ve kulaklarından birinde yüzde seksen, diğerinde yüzde yetmiş işitme kaybı. Neden sonra salındı. Neden sonra salındı? Ee.. Şeyyy.. Sonra? Sonra kayboldu…

Ölüsünü de dirisini de bulamadılar sonra.

Yeşil Canavar

Posted 06/11/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Fanilasının göbeğine erikleri doldurmuş koşarak geliyordu. Apo’yla Fethi ağızları sulanarak gelene bakıyorlardı. Şuna bak nasıl da sırıtıyor koşarken! İkisi de Uğur’u çok seviyordu. Mahalleyi onsuz hayal edemiyorlardı. Köhne Bizans’ın surlarına hayali sancağını dikip işeyen; dehlizlere, mağaralara dalıp, uyuyan ejderleri uyandıran; yaşlı, geçkin orospulara ekmek arası peynir götüren ve karşılığında trajik hikâyeler ve nasihatler alıp getiren; babasının dayağından kaçıp masal dünyasına sığınan bu piç kurusu olmadan mahallenin tadı çıkmazdı. Mahalle diye bir şey olmazdı.

Uğur ikilinin arasından koşarak geçerken “Koşun lan koşun!” dedi. İkili sorgulamadan koşmaya başladı. Üçü birden koşuyordu. Apo’nun yağmurluğunun sırtı şişiyor, Fethi’nin artiz saçları uçuşuyordu. Koşarken arkaya bakmıyorlardı bile. Koşa koşa ‘Moruk’ dedikleri boş arsa’daki yemiş vermeyen dutların altına geldiler. Dutların altındaki varillerin arkasına çöktüler. Uğur gülerek, “Yumulun lan!” dedi. Üç arkadaş yüzleri ekşiyerek ve hatta bazen ekşilikten gözleri yaşararak ham eriklere giriştiler.

Apo “Kim kovaladı? Paşa Nine değil heralde?”

Uğur unutmak ister gibi ama öte yandan da kafasından atamadığı bir şey gibi, “Yeşil bir şeydi. Erik büyüklüğünde çıbanlar vardı yüzünde. Yeşil çıbanlar.”,

Fethi dalga geçerek “Hassssiktir lan!”.

Uğur, “Şerefsizim.”

Fethi, “Orası doğru.”

Uğur günde on kez tekrarladığı lafı tekrarladı, “Anam avradım olsun ki lan! Babam ölsün ki lan!”

Ve en son Apo, yüzü ekşiyerek “Günaha girme lan gene.” dedi kardeş şevkatiyle; içi acıyarak arkadaşının sırtındaki kayış izlerini hatırladı ve iç çekti.

Fethi bu iç çekişi anladı ama anladığını çaktırmadı.

Uğur coşkulu, hızını alamayıp kendini kovalayan canavarın çok daha ayrıntılı bir tasvirini yapmaya başladı. Diğer iki kankanın yüzleri hem eriklerin ekşiliğinden, hem anlatılandan, hem anlatana duydukları yakın hem de yadırgayan ilgiden buruşarak ve buruşuk buruşuk sırıtarak dinlediler. Uğur’un anlattıklarıyla akşama kadar dalga geçtiler. Fakat o incelikli yeşil tasvir gece rüyalarına girdi. Bir yeşil canavar, bir Uğur’un gaddar babası oluyordu rüyalarındaki yaratık.  İkisi de ter içinde uyandılar. Atletlerini değiştirdiler. Hızla evden çıkıp, her sabah olduğu gibi köşede birbirlerini beklemeye başladılar. Ne ki Uğur gelmedi.

“Gene uyanamamıştır hırt. Sabaha kadar otuzbir çekmiştir.” dedi Fethi.

Gülüştüler. Yürüdüler. Geçerken suçluluk duygusu içinde Paşa Nine’nin bahçesindeki erik ağacına baktılar. Uğur, yaşlı dallardan birinde salınıyordu solgun bir yaprak gibi. Gözleri buhulandı ikisinin de. Daha, daha dikkatli baktılar. Görüşleri berraklaştı. Açık yeşil, yarı şeffaf yaprakların arasında arkadaşlarının yarı çıplak bedenini gördüler yeniden. Uzun bir süre gördüklerine inanamadılar. Bir süre sonra diz bağları çözüldü. İkisi de yıkılmamak için birbirine yaslandı. Öyle kalakaldılar… Yıllar hızla geçip giderken birbirinden ayrı düşen Fethi ile Apo, Uğur’un günde on kez “Anam avradım olsun ki lan! Babam ölsün ki lan!” deyişinin ardındaki örtülü bildiriyi daha bir güçlü yakaladılar. İkisi de evlendi. İkisinin de birer oğlu oldu. İkisi de oğullarının adını…

Kırtasiye

Posted 31/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Saat on’u on geçiyordu. Cahit gergin; kepengin önüne oturdu. Parmaklarının arasından kıvrıla döne tüten dumanı seyretti. Dördüncü sigarayı söndürürken nihayet Ahmet geldi. Anahtarlık şıngırdadı.

“Günaydın.” dedi lütfeder gibi ve hemen peşine “Burası iğrenç sigara kokuyo.” diye ekledi.

Cahit bıkkın ve tükürür gibi “Günaydın.” dedi.

Ahmet almaza yattı.

Kepenk gürültüyle açıldı. ‘Emek Kırtasiye’nin aynalı kapısından girdiler… Bugün faaliyet yok. Bugün müşteri bekleme günü. Cahit iki, üç kat daha gergin o yüzden. Kendine iş yarattı. Kapının önüne tebrik kartlarını, yaldızlı çıkartmaları çıkardı. Pembe, mor, kırmızı okul çantalarını kapının sol üstündeki çengele astı. Kovaya su doldurup dükkanın içini ve kapının önünü ısladı. Yerleri süpürdü. İçerdeki karşılıklı iki cam tezgahın ve tek tek rafların tozunu aldı. Bu arada Ahmet’in iki erkek kardeşi de damladı: Yavuz ile Osman. Patronlar üçledi. Dalga geçer gibi şımarıkça “Günaydın.” dediler. Cahit almaza yattı bu kez. Yanıtlamadı. Sessiz, toz ve su kokan bir gerilim dükkana yayıldı. Derken komşunun küçük oğlu -belki bir baltaya sap olur diye babası tarafından çırak olarak Ahmet’e verilen- Alican koşarak girdi içeri; fakat maalesef on iki’ye doğru.

İçeri girerken pişkin pişkin sırıtarak, “Ahmet abi kusura bakma uyuya kalmışım.” dedi. Bir yandan da parlayan jöleli saçlarını yatıştırıyordu.

Ahmet, Yavuz’a dönüp “Bazılarının suyu ısınıyo.” dedi.

Yavuz donuk gülümsedi.

Osman lafa ilgisizmiş gibi ıslık çalarak gazeteye baktı.

Cahit bu tür konuşmalardan hoşlanmazdı. Ve bu tür donuk gülüşlerden. Ve miş gibilerden. Yüksek sesle “Kahvaltı ettin mi?” dedi Alican’a.

“Hayır.” dedi ufaklık.

Cebinden bir beş lira çıkarıp uzatırken “O zaman büfeden iki dilli-kaşarlı kap gel. Biri senin biri benim.” dedi.

Alican patron üçlüsüne döndü ne diyecekler diye?

Ahmet “Tamam” der gibi başıyla onayladı.

Cahit buna da gıcık oldu. “Alt tarafı tost alıp gelecek. Sanki Bağdat’a yolluyoruz hurma almaya.” diye kendi kendine üflendi.

Ahmet’inse içinin yağları eridi. Cahit’ten iğreniyordu ama Cahit ona gerekliydi. Ters ters bakışıyla, dik dik konuşmasıyla zaman zaman kestiği raconlarla Ahmet’e kendini güçlü hissettiriyordu. Ahmet böylelerini yöneterek kendini daha bir yetenekli hissediyordu. Yavuz’la Osman’a gelince onlar çocukları sayılırdı. Babaları öleli beri ailenin babasıydı o. Babasının demir yumruğunu şimdi o indiriyordu masaya… Alican koşarak, kabına sığmaz bir coşkuyla girdi içeri ve fren yapıp kayarak durdu.

“Yavaş lan yavaş!” diye çıkıştı Osman.

Ahmet ve Cahit aynı anda kınayan nazarlarla baktılar Osman’a.

Osman, abisiyle keskin çalışanın tepkisindeki ortaklığı yadırgadı. Ve hızla gazeteye gömüldü.

Cahit Alican’a “Afferin tam istediğim gibi olmuş. Çok basıp pestil yapmamışlar tostu.” derken,

Aliyacan Ahmet’e dönüp “Ahmet abi, büfeci ‘Ahmet Abi’ne söyle arabayı çeksin önümden’ dedi.” dedi.

Ahmet, “Büfenin içine park etmedim şükretsin.” diye karşıladı hışımla.

Yavuz yalandan “Gidip konuşayım şunla bi.” diye davrandı babalanıp.

Ahmet “Otur oturduğun yerde. Akşam ben ona yapacağımı biliyorum.” Diyerek dişlerini gıcırdattı.

Alican safça “ Haa… ‘Arabayı çekmezse lastiklerini patlatırım’ dedi.” diye konuşmaya çalıştı çiğnenmiş tostu ağzının sol yanına tıkıştırıp.

Âniden Ahmet tezgahın önüne geçip kapıya yürümeye başladı. Yavuz yakaladı kolundan. Osman hareketleniyor gibi oldu ama kararsız kaldı. Cahit dudağının sol kıvrımıyla pis pis gülümsedi.

“Bırak lan!” diye bağırdı Ahmet tamamıyla kolunun tutulmasına sinirlenerek.

“Abi boşver elini kana bulama!” dedi Yavuz.

Ahmet bu lâfı duyunca bir ân tereddüt etti. Oysa o arabayı çekmeye gidecekti. Arabayı çekecek; çekerken de pis bir bakış atacaktı. Hepsi bu. Fakat Yavuz’un lâfı ağır bir sorumluluk altında bıraktı abisini. “Ne kanı ne eli oğlum. Arabayı çekmeye gidiyorum.” diyemedi. Sanki dese ona güleceklerini ve onu gülerek aşağılayacaklarını düşündü o ân.

Bu yüzden “Bırak lan kolumu. Sıçacam onun ağzına!” dedi.

Yavuz daha bir asıldı abisinin koluna.

Osman da yetişti abisinin diğer koluna.

Onlar yapıştıkça Ahmet daha çok bağırdı. “Delikanlıysa patlatsın! Yürek ister yürek!! Ahmet’in arabasının tekerleklerini patlatmaya yürek ister!!!”

Osman sorunu keskin zekasıyla çözerek, “Cahit arabayı çeksene dükkanın önüne ya. Yoksa kan çıkacak. Hadi lan.” dedi.

Cahit bomboş baktı. Geviş getirir gibi tostunu yemeye devam etti.

Alican yanakları al al gırtlağına dizilen lokmaları yutmaya çalıştı. Çok geçmeden öfkeler yatıştı. Ama söylenmeler, sinkaflı lakırdılar sürdü. Yavuz gidip bakışlarını yerden kaldırmadan ve oldukça mahçup bir halde arabayı büfenin önünden çekti. Yirmi dakika kadar sonra… O da ne?! Büfeci elinde iki bıçakla kırtasiyeye yaklaşıyordu koşar adım. Oldukça da sinirli görünüyordu. Üç kardeş dükkanın karanlığına çekildiler farkında olmadan. Cahit sakin, büfeciye baktı. Alican cam tezgahın arkasına çöktü. Büfeci dükkanın önünden çapraz geçip gözden kayboldu. Ahmet, Cahit’e baktı yardım ister gibi. Cahit patronuna acıyarak kapıya yürüdü. Kapıdan dışarı baktı.

Sonra içeri dönüp, bedeniyle bileycinin hareketini taklit ederek, “Bileyci… Bileyciye bıçaklarını biletiyor.” dedi.

Üç patron rahatladı. Ahmet’in yüzünde düştüğü durumdan ötürü en ufak bir utanma belirtisi yoktu.

Küstahça “Biz çıkıyoruz. Sen dükkana göz kulak ol.” dedi Cahit’e. Yavuz ile Osman şaşkın ördekler gibi abilerinin peşinden koşturdular hızlı hızlı.

Cahit ise “Götümü yiyin siz benim.” der gibi bakıyordu gidenlere.