Usta Beni Sevsene
Sabahtı. “İşler nasıl gidiyor?” demişti minibüsüne atıp eski, baba yadigârı sandığı getiren Simon. “İyidir be.” demişti Bilâl kan ter içinde. Ve Simon’u iplemeden haldır huldur devam etmişti işine. Simon hâl hatır sormuş, Bilâl’se tersler gibi yanıtlamıştı genç adamı. Boynunu eğip, sandığı istemeden teslim ederek çıkmıştı dükkândan o da. Sandık için ne yapılmasını istediğini tam anlatamadan, iç çekerek ayrılmıştı. O saatten bu saate bir şey değişmedi. Bilâl hâlâ kan ter içinde. Vakit akşama erişmekte ama o hâlâ haldır huldur çalışmakta. Deli gibi sadece kendisi çalışsa iyi, iki kalfası ve iki çırağını da canlarından bezdirmekte. Ve Simon’un sandığına hâlâ durduğu köşede durmakta… “Zekai! Sen şu talaşları süpür, çuvallara doldur; sonra ocağın altını yak, boncuk tutkalı kaynatmaya başla… Cemil! Sipariş dolapların işkencelerini çıkar… Zafer! Ne çöktün yorulmuş gibi lan dümbelek! Bak bak! Şu eski sandığı… Ha o… Damarları çıkıncaya kadar bi zımparala. Yok yok… Evet evet… Zımparala… Bak hâlâ duruyo manyak. Hadi lan… Necmi! Bitmedi mi daha rafların geçmeleri. Ooo! Ninem bile daha hızlı yap… Ahh!… Siktiğimin eline geçirdim keseri… Ahh!.. Zekai bırak talaşları bana eczaneden yara bantı al… Yok yok… Şişcek bu o kadar… Tamam sen bak işine.” Dışardan bakınca Bilâl kutsal bir vazifeyi kısıtlı bir sürede yerine getirmeye adanmış -fakat Şarlo filmlerindeki gibi çabuk devirde oynatılan- tiplere benziyordu. Beyaz yüzü kızarıp bozarmada, buruşuk ellerindeki damarlar kabarıp mavileşmede, göğsü hızla inip kalkmada ve iri siyah gözleri çabuk çabuk açılıp kapanmadaydı. İşin aslı gücünü aşan büyüklükte bir sipariş yığını durmaktaydı önünde: Parçaları hâlâ eksik, demonte bir duvar kitaplığı; bütün hâline getirilmeyi bekleyen çam ağacından küçük bir bekâr dolabı; altı rendelenecek bir banyo kapısı; onarım isteyen belki yüz yaşında masif kayından bir çalışma masası; birleştirilmeyi bekleyen yüzlerce çerçeve; güzel sanatlar akademisi’nin siparişi ve yarına yetişmesi gereken henüz astarlanmamış (ve boncukları kaynamamış) iki yüz elli adet tuval… Ahh! Bilâl saçını sakalını yoluyordu. Ne ki bu durum ilk değildi. Bilâl hep böyle yapıyordu. Daha çok kazanmak, daha çok ünlenmek istiyordu. Ünlendikçe siparişler ve ücreti artacak; siparişler ve ücreti arttıkça ünlenecekti. Bilâl hem büyük bir usta olarak anılmak hem de zengin olmak istiyordu. Bu yaşına gelmiş ustalıkla para, insaniyetlilikle para arasındaki ters orantıyı keşfedememişti hâlâ. Öte yandan ondan başka kaç marangoza iki kalfa, iki çırak nasip olurdu ki? Ayrıca kocaman bir atölyesi vardı; L şeklinde! Gel gör çalışmakla deli danalar gibi koşturmanın farkını da bilmiyordu bizim usta…
Zekâi, “Saat altı oldu usta!” dedi korkuyla. Bilâl, “Siparişler bitmeden kimse bir yere gidemez!!! Şu kapıdan dışarı adımını atanın vallahi kulağını keserim!!!” diye bağırdı. Kalfalar ve çıraklar taşaklarına kadar titrediler. Hepsi birden aynı ustaları gibi çabuk hareketlerle işlerine saldırdılar. Artık marangozhanenin her köşesinde bir tıkırtı, bir sürtünme, bir çarpınıtılı soluma sesi vardı. Gözler yorulsa, omuzlar düşse de ustanın bağırışı hâlâ kulaklardaydı. Vakit yatsıya yaklaşırken L şeklindeki marangozhanenin arkasında, görünmeyen noktada büyük bir gümbürtü duyuldu. Cemil, Zafer, Necmi sese koştular. Zekâi yerde bilinçsiz yatıyordu. Kafasına fındık kabuğundan yapılma levhalardan biri düşmüştü. Ambulans çağırdılar. Ama ambulans gelmek nedir bilmiyordu. Acılı bekleyiş sırasında birden içeri Simon girdi; sabahtan kalma sıkıntısından kurtulmak ve yadigâr sandığı geri almak için gelmişti. Fakat neyle karşılaşmıştı. Bir yanda hunharca zımparalanmış yadigâr sandık öte yanda yerde bilinçsizce yatan bir çocuk. Olanları anlattılar. Simon şaşkınlık içinde çocuğu kucakladı. Atölyeden çıkardı. Minibüsüne yerleştirdi. İki kalfa, bir çırak ve Bilâl arabaya doluştular. Tam sokaktan çıkacaklarken ambulans önlerini kesti. Güç belâ ambulansı yollarından çekip devam ettiler. Bilinçsiz bedeni doktorlara teslim ettiler. Yedi gün yedi gece hastane kapılarında beklediler. Ve içlerinden bir tek Bilâl siparişlerini düşünüyordu. Ve gölgelenen ününü. Aklı atölyedeydi. Ne ki gidemiyordu işte. Yemiyordu. Yedinci günün sonunda Zekâi öldü. Yıkandı ve gömüldü… Bilâl, Cemil, Zafer ve Necmi kös kös marangozhaneye döndüler. Bir süre şaşkın şakın durdular. Zafer aptalca bir tavırla “Zımparaladığım sandık nerde?” dedi. Necmi gizli bir istihza ile “Simon al demişti Zekâi’yi kucakladığında. Ben de alıp minübüsün arkasına koyduydum.” diye karşılık verdi. Bilâl saatine baktı. Dördü de bir süre daha öyle bakındılar. Ve sonra düğmelerine basılmış gibi kaldıkları yerden koşturmaya başladılar. Ölüm kokan atölyeyi tıkırtılar, hışırıtlar, sürtünme, çarpma, kırılma, yarılma sesleri kapladı yeniden.