Veda Yemeği

“Kaybetmek mi kaybolmak mı?” diye başlanabilirdi hikâyeye. Rokoko bir iç çekişle de devam edilirdi sonra. Gel gör, diğerleri gibi sıradan bir olay bu da. Sıradan bir aktarımı olacak o yüzden. Birçok boşluğu olacak diğer hikâyeler gibi; birileri doludur, doldurur umuduyla.

Muzo hiç geçmediği bir sokaktan geçiyor günde belki elli defa: Horhor Hamamı’nın yan sokağından. Hamamın yanından giriyor Havuzlu Bahçe’den çıkıyor. Sene bin dokuz yüz yetmiş sekiz. Hamamın yan duvarında yağlıboyayla yazılmış kocaman bir yazı: DEV-GENÇ! Yazıyı her görüşünde dev bir genç hayal ediyor Muzo. Ve gülümseyip geçiyor hafif ürkerek. Onun asıl derdi hamamı geçince soldan üçüncü apartmanda: Mâsume. Esas oğlanımızın okuldan arkadaşı. Okul sonrası üç’le beş arası pencereye yastık koyup, sokağa bakarak ay çekirdeği yiyor. Sevilesi, edâlı bir kız. Muzo üç’le beş arası ortalama elli kez, muhtelif bahaneyle sokağa girip çıkıyor. Ve ortalama on kez Mâsume’yle lâflıyor.

Mâsume gündüz düşünde, gece rüyasında; kızın hayaline sarılıp uyuyor. Gözlerini açtığında ilk onun yüzünü görüyor. Peri kızı’nın kapısının önünde başını sırtına devirip konuşurken bile sanki düşte. Kızın sorularına abuk sabuk yanıtlar veriyor bâzen. Ve sevimliliğiyle durumu kurtarıyor. Doğrusu yüzüne bakılmayacak cinsten bir oğlan değil bizimki. Hatta Mâsume onunla konuşurken sanki heyecanlanıyor. Hafiften yanakları mı kızarıyor ne? Çekirdek kabuklarını üstüne atarken, dans eder gibi kenara kaçılmalarını, ayrıca, pek sevimli buluyor. Gülüşüyorlar. Ve bu hâl Muzo’yu umutlandırıyor… Böyle böyle günler geçiyor. Bahar geliyor.

Evet efendim, bu Cuma okullar kapanacak. Cumartesi günü saat iki’de ‘Vedâ Yemeği’ var. Herkes bu toplantıya çok önem veriyor. Okuldaki bütün oğlanlar bir kızı tavlayıp yemeğe götürmek için dört dönüyorlar. Antik çağların bahar ayinlerinden kalma dürtüler kasıkları zorluyor. Kızların ruh hâli ise büyük sır. Muzo’nun hedefi belli. Mâsume’nin pencereye çıkma saatinden çok önce sokağa giriş çıkışlar yapıyor. Onu nasıl dâvet edeceğini, kuracağı cümleleri tasarlıyor. Bir yandan da pencereyi kesiyor. Eee? Niye çıkmıyor bu kız? Muzo kendini sakinleştirmeye çalışıyor. Mecbur, sabrediyor. Yukarı mahalleye gidip geliyor. Yan sokaklarda sürtüyor. Hâlâ pencerede kimse yok. Off! Kanarya Severler Cemiyeti’ni ziyaret ediyor. Yeni gelen kanaryalara bakıyor. Eski bir plaktan bülbül sesi yayılıyor. Horhor’un sokağına geri dönüyor. Ne ki, iki saat geçmesine rağmen hâlâ pencerede değil Mâsume. Çıkıp girmiş olabilir mi?

“Beni görmeyince içeri mi girdi acaba?” Yerlere bakıyor zehir hafiye. Hiç çekirdek kabuğu yok. O zaman?.. Dikilip bekliyor. Tırnaklarını kemiriyor. Bir ara zili çalmayı düşünüyor. Cesaret edemiyor. Kalbi göğsünü pataklıyor. Ah! İşte! İşte! Peri Kızı pencerede!

“Eee… Öhhö öhhö… N’aber Mâsume?”

Kız bir havalarda.

Muzo beklemeden “Cumartesi yemeğe gelcen mi?”,

“Heralde yani.” diyor kız sesini bayıltarak.

“Benimle gelsene.”

Mâsume kalakalıyor. “Ne demek ‘Benimle gelsene!’ ‘…Gelir misin?’, ‘…Gelmek ister misin?’ hatta ‘Benimle gelsen çok mutlu olurdum.’ hatta ve hatta ‘Benimle gelirsen bahtiyar olacağım Peri Kızı’ dese ya.” Mâsume içindeki yadırgamayı gizleyerek “Bakarız.” deyip âniden içeri giriyor.

Muzo Pembe Bilecik Mermeri gibi damar damar alnıyla, kafası sırtına yatık öyle kalıyor. Mâsume pervazdaki yastığı almak için tekrar beliriyor. Ve Muzo’yu o hâlde görünce gülümseyerek “Bakarız dedik ya şeker… Hatta tamam gideriz senle.” deyip tekrar kayboluyor.

Gerisini anlatmayacağım. Gerisi mâlum. Hem hikâyeyi, hem kendimi, hem de sezgileri güçlü okuru şişirmeyeceğim. Öte yandan Muzo’nun ahvâline değinmeden de edemeyeceğim…

O güzeller güzeli kız Muzo’nun ilk ve en kocaman hayâliydi. Aksaray’ın çeşitli mahallelerinde kimbilir kaç kez dayak yiyip yıkılmayan gencimiz bu hayâlin yıkılışı ile ilk hakiki yıkılışını yaşamış oldu. Zaman sıçradı. Muzo yediği mânevi tokat ile ergenliğe ilk adımını attı. Bir kızın kızlığının bozulmasından daha mühim bir değişim yaşadı: Muzo’nun saflığı bozuldu. Böylece dünyaya güvensiz ve takıntılı gençlik yılları başladı. Ona Mâsume’den bir hediye kaldı sâde: Oluşmuş veya oluşmaktaki her türlü çelişkiye karşı muazzam bir uyanıklık. Artık hamamın yan duvarına her gün yeniden yağlı boyayla yazılan koca yazının anlamını biliyordu. Artık dev bir genci değilse de dev bir gençliği hayâl ediyordu.

Ve fakat hayâliyle çelişen hakikate aldırmadan perdeleri çekip arkadaşlarıyla birlikte mavi ciltli pek kalın bir kitabı çözümlemeye çalışıyordu. İşte o ândan sonra olaylar hızla ve başka türlü olamazmış gibi bir kesinlik içinde ilerledi. Birgün perdeleri örtük apartman dairesini bastılar. Sırf kitap okuduğu için, işkence gördü ve hapse atıldı Muzo. Vereme yakalandı karanlık zindanda. Verem mi sâde, böbrek yetmezliği, ses tellerinde nodül ve kulaklarından birinde yüzde seksen, diğerinde yüzde yetmiş işitme kaybı. Neden sonra salındı. Neden sonra salındı? Ee.. Şeyyy.. Sonra? Sonra kayboldu…

Ölüsünü de dirisini de bulamadılar sonra.

Explore posts in the same categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Comment: