Catastrophy*
“Sana ilaç yazıyorum o zaman”,
“Ha?”
“İlaç yazıyorum diyorum”
“Ha.”
“Tut şu reçeteyi.”
“Bıyır?”
“Tut be adam… Burdaki ilaçları al gel. Sonra yatışını yapalım.”
“Nerden?” Son söz yankılanır. “Nerden? Nerden? Nerden?”
Doktor hastasına dönüp, “Eczanedennn!!!” diye bağırır.
Hasta korkudan titrer. Cılız bedeni dalgalanır. Arkasını dönüp eğri adımlarla yürürken, zihninde eczane sözcüğünü canlandırmaya çalışır. Ne ki başaramaz. Neden başaramadığını da anlayamaz.
Çıkışa ilerlerken ayağı takılır düz ve yapışkan zemine. Burnunda ilaç, toz ve çamaşır suyu kokusu. Tam karşıda şekil değiştiren kirli beyaz duvar. Retinaya düşen sevecen annenin görüntüsü ve…
Küçümseyerek bakan bir hemşire. Tiksintiyle soluyan, eli her zaman sigara paketinin üstünde bir hasta bakıcı, nam-ı diğer onbaşı. Gözlüğünün üstünden soğuk bir ciddiyetle seyreden memure. Ve âniden sekteye uğrayan hasta bir yürek. Ve koridorlarda mafya babası gibi gezen bölüm profesörünün özel odasına yeni takılan ahşap kaplama ve gömme barın keyifli tıkırtısı. Mini barın içinde birbirine çarpan export şişelerin neşesi.
Dışardaki boz ağacın kırık dallarında bir serçenin nezleli sesi. Ezan. Ve son turu huşûyla dönen bir semazen gibi ağır çekim dönerek yıkılan bir beden…
[ *: Türkçe'den anlamayanlara.]
