Yokoluş
“Ufuk farların aydınlattığı kadar ve gittikçe yenileniyor.
‘Daha Avrupa’ya gelmedik mi baba?’ diyor Veli. Daha Belgrad’a gelmemişler. Tamay buluttan çıkıyor. Sol tarafta tren rayları. Tren raylarının solunda Sakarya gibi bulanık bir nehir. Asfalt, kaba beton gibi sarsıyor. Yolun iki yanında paslı, boyaları dökük yol tabelaları. ‘Bizim oralara benziyor buralar baba.’ diyor Derviş. Arabayı yavaş ve dikkatli sürüyor Cemil. Karısına bakıyor gülümseyerek. Karısı donuk. Koca bir bulut kapatıyor ayı. Hızla bir şey çarpıyor cama. Cam çatlıyor. Araba yuvarlanıyor şarampole. Ve o esnada çığlık çığlığa bir tren geçiyor?”
Cemil sıçrayarak uyanıyor, iki bin sekiz yılında, on sekiz yıllık karabasanından. Küçüksu’dan Boğaz’a doğru seyreden sandaldan “Cemil Dayıııııuu!!! Uyuma lan uyuma!!!” diye bağırıyor Kadri. Cemil kendini toparlayarak olmayan koluyla selamlıyor Kadri’yi. Sandaldakiler çocuklar gibi gülüşüp bir şeyler fısıldaşıyorlar. Cemil anlamıyor kinayeyi. Anlasa ne olacak?
Kahveci dikiliyor tepesine, “Burda uyuma. Horluyosun. Müşteri rahatsız oluyo.” diyor.
Kahkaha dolu Kadri’nin sandalı derenin suyuyla beraber Boğaz’a karışıyor. Kalkıyor Cemil, armalı şapkasını kafasına geçirip. Çaprazlama astığı çantadan piyango biletlerini çıkarıyor. Sessizce dolaşıyor masaların arasında. Hissizleşmiş bedeniyle kuru bir yaprak gibi geçiyor insanların içinden. Ona kalsa hiç oturmayacak. Çünkü oturunca hemen uykuya dalıyor. Ayakkabılarının köselesi gibi nasırlı ayaklarının altı. Ayaklarının altını ne zamandır hissetmiyor. Beli, dizleri ve özellikle ayak bilekleri çok sızlıyor. O yüzden oturmak zorunda kalıyor kısa bir süre sonra. Biletleri tutan eline takılıyor gözü bazen. Benekli, buruşuk. Artık olmayan elini hatırlıyor. Ellerinin gençliğini ve gücünü. İki eliyle iki oğlunu okşayışını hatırlıyor. Onları göğsüne bastırışını. Sonra bomboş geçen insanlara bakıyor görmeden. Görmeden gökyüzüne bakıyor. Soluk, tozlu ampulün sarı ışığı altında, karısının hatırası, kenarları dantelli kapitone seccadenin üstünde af diler halde görüyor kendini boş gözlerle ufka bakarken. Evet. Bir iki saat daha dolanıp camiye gidecek, yatsı namazını kılmaya. Sonra eve dönüp nafile namazı kılacak; on iki rekat. Biri var diğeri yok elleriyle varacak secdeye. Ahh! Yarım saat daha dolandıktan sonra bacakları sızlamaya başlıyor.
Kasap Seyfettin bir tabure çekiyor altına, “Otur la otur, devrilecen yoksa gene.” diyor.
Oturuyor Cemil şükran dolu. Boş bakıyor. Burnunun ıslak ucu kızarıyor. Başı sol göğsünün üstüne düşüyor. Uykuya dalıyor yine.
“Kendini cennete görüyor. Uzaktan çocukları geliyor. Veli ile Derviş. Heyecanlanıyor. Onların arkasında karısı. Adını hatırlamıyor güzel yüzlü kadının. Kapitone seccadeyi bir pelerin gibi giyinmiş. Yüzü ay parçası sanki nurdan yanıyor. Sevinçten gözleri doluyor Cemil’in. Şükür! İki kolu da yerinde. Eskisi gibi güçlü ve diri yine. Çocukları iki göğsüne bastırıyor. Çocuklar koro halinde konuşuyor, ‘Avrupa burası mı oluyor babacığımız?’. Ne yanıt vereceğini bilemiyor mutlu adam. Karısına bakıyor. İki oğlunun başlarının arasına, iman tahtasına da karısı gömüyor yüzünü. Tamam oluyorlar. Sanki karısının ve çocuklarının başları göğsüne kaynıyor. Yek vücut oluyorlar. Göğsü büyüyor, büyüyor…” Seyfettin ‘zavallıyı’ uyandırmak için uzanıyor.
Dürtükleyerek “La amca kalk la” derken Cemil’in cansız bedeni yığılıyor.
26/10/2008 at 19:03
Yokoluşumuza kadeh kaldıranlara…
26/10/2008 at 21:00
Allah yok etsin onları. Aşağılık insanlar!
28/10/2008 at 12:13
Hemingway “bütün gerçek hikayeler ölümle biter” gibi bir lakırdı ettiydi zamanında; doğru olduğunu anlıyorum bu sözün, her iyi yazılmış hikayeyi okuduğumda…
Kısa hikaye / öykü her babayiğidin harcı değildir aslında;kısa sürede çarpıcı ve kendini dinleten bir hikaye anlatmak! dünyanın en kıymetli yazarlarının işi!
hatta bazı romancılar, en üst mertebe olarak gördükleri kısa öyküye geçiş yapmışlar..
Cüneytcim, senin iyi bir hikayeci olacağını nerdeyse 20 yıl önce gördüğüm o “siyahla beyaz” iç ses diyaloglarını okuduğumda anlamıştım.. Yani seni ilk ben keşfetmiştim.
Bu keşifte yanılmadığımı son okuduğum eserlerden de anlıyorum.
Yokoluş hikayesi hem nerdeyse en büyük yaramız trafik kazası meselesine zihnimizi doğrudan yollayıp tartıştşrıyor, muhasebe yaptırıyor, hem de onun sonuçlarını düşündürtüyor.. Bu hikayeyi kuruş biçimin de zaten bu mefhumu hikayenin tam ortasına koyuyor.
Cemil’in dramına onun merceğinden odaklanıyoruz…
Benim en sevdiğimve kendimce belki de en iyi becerebildiğim “sinematogfik öyküleme biçimi”ne çok yakın buluyorum senin hikayelerini, “yokoluş” da öyle.. Hemçarpıcı bir kısa hikaye, hem de bir kısa film tretmanı bu.. İyi ki ya da maalesef öyle.. (Hangisini tercih edersin bilmiyorum:)
Karakter tarifi ve analizi sinema sanatının, bir senaryonun tam istediği mükemmellikte…
Kurgu abartısız ve kolay takip edilebilir… Dili oldukça akıcı ve kucaklayıcı (yani saçma ve zorlama bir ‘öztürkçe’, ‘arı türkçe’, ‘devrimci türkçe’ saplantısına girmeden halkı gibi, kendi gibi, hikayesi gibi, karakterleri gibi konuşuyor.. önyargısız..
kartakter detaylarındaki dindarlık da ne överek ne de aşağılayarak verilmiş ki, bu; tam da bugün ihtiyacımız olan insani üslup.. Yani asıl devrimci üslup!
Daha çook kelimem var çıkınımda kardeş, ama sıktım yani… Hikayeden uzun yorum mu olurmuş!
Sürç-i lisan ettiysek affola..
ismail canbulat.
28/10/2008 at 12:20
“Yorumu düzenleme” butonu olsaydı keşke..
Aşkla yazınca bissürü imla hatası yapıyor insan… Özür dilerim bütün yazarlardan.
i.
28/10/2008 at 12:35
Ahh! 18 yıl öncenin rüyasını görüyor güzel yüzlü Cemil. Kaza Yugoslavya’da oluyor. Cama çarpan belki bir taş değil bir keskin nişancı kurşunu. Yugoslavya’da kurşun, Türkiye’de aşağılama. Seç birini.
Bu tür şeyler yapıyorum. Belki daha açık yazmalıyım bu kısımları.
Yugoslavya kültürel olarak Avrupa değildi o zaman.
Şimdi de değil.
Ne kadar çablasa da Hırvatlar, Sırplar, Slovenler, Boşnaklar, Arnavutlar, Türkler…
Dinsel ve dilsel olana gelince, önümde durana kör olamam.
O kadar da ülkücü/idealist değilim.
Dünya görüşüm nesnel olmaya yönlendiriyor, yoksayıcı olmaya değil.
Ayrıca diyalektiği de reddedemem.
Fakat bir özeleştiri. Bu hikâyenin Cemil dışındaki kişilerini etiketlemişim:
Kötü, kaba, acımasız, vicdansız olarak.
Gene de şuna sığınıyorum; bazı kısa hikâyeler herkesi anlatmaya muktedir değillerdir.
Ve bu hikâyede anlatamadıklarımı başka hikâyelerde anlatarak boşluğu telafi etmeye çalışıyorum.
28/10/2008 at 12:48
Ah ki ne ah!
Anlıyorum… şimdi daha iyi.. Tabii ya… Belgrad yakınları.. Evet evet.. Anlatılmalı daha sert, daha dolaysız belki de.. O da anlatılmalı bir “belgeselci” titizliğiyle..
Sanata ve sanatçıya da düşen daha çok o!
teşekkürler.