Nash Dengesi
Dışarda bahar havası. Fakat kahve kalabalıklaşıyor. Fâzıl uzun boyu, yapılı bedeninden umulmayacak bir tevazuyla içeri giriyor. Herkesle bir bir selamlaşıyor. Yaşlıların ellerinden öpüyor. Gençlerle tokalaşıyor, şakalaşıyor. Hemen peşine dört beş kişi daha giriyor sohbet ederek. Fâzıl rahat; çuhalı masaya kuruluyor. Kalabalık, zarif deve karşı ilgisiz görünmeye çalışıyor. Mekân sahibi Cabbar çıkıyor birden meydana. Kalabalık geriliyor. Herkes her türlü hâdiseye açık. Her şey olabilir tabi, Cabbar’la Fâzıl karşı karşıya geldiğine göre. Bekliyorlar. Beklentileriyle ikiliyi zorluyorlar sanki biraz da.
Cabbar zayıf ve sinirli bedeniyle çöküyor sandalyeye; masaya bir deste kağıt koyuyor. Fâzıl kesiyor. Pot sürülüyor ortaya. Ve Cabbar dağıtırken konuşuyor dişlerinin arasından, “Kırk dönüm bahçe var sende. Bende yüz kırk dönüm. Sır değil. Sendekini de alınca edecek yüz seksen dönüm. Kocaman bir tesis kurucam. Turist gelicek akın akın.” Fâzıl cevap vermiyor. Elindeki kağıtlara bakarken, potu yükseltiyor. Öbürü görüyor. Susuyorlar. Eller açılıyor. İki as’la ortayı süpürüyor Fâzıl.
Mekancı dağıtırken konuşuyor gene, “Sen diyosunki o bahçede benim çocukluğum geçti. E! Benim de geçti!! Ama ne yapalım. Hâtıralar karın doyurmuyo! Esnaf aç! Fındık artık para etmiyo! Tesiste çalışacak en az otuz kişi. Hey hey!..” Sandalyeye sığmayan; potu arttırıyor gene. Öbürü görüyor. Fâzıl iki kart istiyor. Yerdekinin iki katını sürüyor ortaya. Sandalyede kıpır kıpır olan kabul ediyor neşeyle ve elini açıyor: Renk! Ama sâkin devde Kare var. Cabbar ‘uyuz oluyor’. Belli etmemeye çalışarak sahte bir kahkaha atıyor.
Kağıtlar üçüncü kez dağıtılırken konuşuyor gene, “Karadeniz’in en muazzam otelini dikicem buraya. Buruç al Arab kibi daaa!” Kalabalıktan bir iki kıkırdama geliyor. Cabbar kızararak İstanbul Türkçesi’ne dönüyor. “Hem bakarsınız Karadeniz’i kurtarmak için iyi bir tanıtım olur ha? Denizimiz gidiyo elden.” Kalabalıktan bazıları onaylayarak başlarını sallıyor. Suskun dost önündeki bütün parayı ortaya sürüyor. Asabî adam ortayı görüyor. Tam açacakken Fâzıl iki kart istiyor. Cabbar kart almıyor. Keyifle tavana bakıp gülümsemede. Ve gıdısını kaşımada. Fâzıl kalabalıktan ceplerindeki bütün parayı istiyor. Herkes dünden gönüllü gibi ortaya koyuyor paralarını.
Fâzıl, “Herkes ne verdiğini bilsin da!” diyor sâkince. Cabbar sinirleniyor. Ve nakite sıkışıyor birdenbire. Güvence olarak kapının önündeki sekiz silindir arabayı gösteriyor. “Ayrıca ful depo!” Kartlar açılıyor. Cabbar’daki İki Onlu’ya herkes bir yeriyle gülüyor. Ama ortalığı asıl karıştıran Fâzılın eli: İki vale! İki hemşeri birbirlerinin ruhunu okuyor demek ki. Ve kız gibi araba gitti. Fâzıl her bakımdan kalabalığa borcunu ödüyor şimdi.
Cabbar’a nakit lâzım. Çünkü oynaması lâzım. Çünkü ancak oyun sırasında kendini dinletebiliyor. Borç nakit için şöyle bir kalabalığa bakıyor. Fakat kimse onunla gözgöze gelmek istemiyor. Yutkunuyor. Dişlerini sıkıyor. “Borç verirsen oynarız.”
Fâzıl, “Pot kırk dönüm bahçesine? Var mısın? Kazanırsan bahçem senin. Kaybedersen kırk dönum bana verirsin. Ha?”
Cabbar tereddütsüz kabul ediyor; kağıtları dağıtıyor. İkisi de kağıtlarına bakıyorlar kenarından.
Fâzıl, bahsi arttırmak istiyor ve “Önümdeki parayı ve de arabayı da sürdüm. Tamam?..”
Cabbar cesurca, “Tamam.” diyor “Arabaya ve paraya karşılık bir on beş dönüm de benden.”
Zârif dev onaylıyor ve iki kart istiyor. Asabi ve kemikli yüz de iki kart alıyor. Veee… Kartlar açılıyor. Cabbar da ful var. Fâzıl’daysa Renk; Dört Onlu! İki hasım gözgöze.
Kalabalık gevşiyor. Hatta lafı sakınmazsak, kalabalık yavşıyor. Gülüşenler oluyor. Hani biraz daha cesaret etseler Cabbar’ın ensesine şaplak atanlar bile çıkabilir. Kalabalığın ruh hâli ağır tahrik sinirli adam için. Cabbar ansızın bir öfke seline kapılıyor. Belinden baba yadigarı ondörtlü’yü çıkarıyor ve Fâzıl’ı alnından vuruyor. Havaya ateş açarak arabasına, daha doğrusu kurbânının arabasına biniyor ve uzaklaşıyor.
