Gölge

Ayşe otuz yaşındadır; bir başınadır. Herkesle geçinemez. Gürültüyü sevmez. Araba gürültüsünü hele hiç. Caddeye koşut parktan işine gider ve aynı yoldan sevgilisine koşar gibi parkın kıyısındaki bir oda, bir salon evine döner. Sandal ağacından bir tütsü yakar. Kurulup parka bakan pencereye, bir kadeh meyve şarabı içer. Yürüdüğü yolu seyreder. Yolda yürüyen kendini hayal eder.

On gün var, pencereden parka her bakışında kendisini takip eden bir gölgeyi hissediyor; yürürken daha az, pencereden daha çok. Öyle. Hissediyor! Gölge, gidiş yönünde girişin sağ yanındaki erguvanların arasından; dönüş yönünde de çalılıkların arasında çatallanan ıhlamur ağacının arkasından çıkıyor. Dokuz on metre geriden çimlerin üzerinde kayarak peşinden geliyor. Ayşe durunca o da duruyor. Arkasına dönüp bakınca kayboluyor; ama varlığı sürüyor. Aslında Ayşe… Tam bakamıyor arkasına. Yani tam bir cesaretle döndüremiyor başını. O yüzden mi göremiyor? Yahut görmek istemiyor olabilir mi? Yani… Arkasında bir şey olmadığını. Öyle mi? Olasılık… Yani hayal mi o gölge? Belki. Off! Bir dikişte bitiriyor kadehteki şarabı. Bir kadeh daha dolduruyor. Evet! Bu garip iç tartışmaya son vermek için dönüp arkasına bakacak. Hem de iş dönüşü. Akşamın alacasında. Karar alıyor.

Ertesi gün iş dönüşü tüm cesaretini toplayıp parka giriyor. Birkaç adım sonra. Bakımsız çalıların arasıdan çıkıyor gölge. Görmeden görüyor yine. Bu sefer daha yakında. Beş altı metre gerisinde. Niye? Sanki alay ediyor. Sanki Ayşe’nin iç tartışmasından ve verdiği karardan haberdar. Ve kararının bedelini ödetmek istiyor sanki genç kadına. Daha… Daha yaklaşıyor. Ama genç kadın dönünce belki yok olacak. Ayşe istemeden düşünüyor. Evet. Ama kararından caymayacak. Kendine saygısını yitirmek istemiyor. Arkasındaki ya bir varsanıysa?.. Ah! Ya değilse?.. İkinci sorunun yanıtı daha güçlü…

Eli çantasına gidiyor. Gölge yaklaşıyor. Sırtı ürperiyor. Bilekleri boşalıyor. Şekeri düştüğü ânlardaki gibi. Dizleri çözülüyor. Parmakları karışık, mat deri çantanın içindeki değişik nesnelere değiyor. Plastik, kağıt, naylon, ahşap, kumaş, metal… Evet metal! Törpüyü sıkıca kavrıyor. Gölge yaklaşıyor. Nerdeyse ensesinde. Nabzı Ayşe’nin yüzün çok üstünde. Bu heyecan içinde gülüyor. Ayşe tekrar bocalıyor. Ya arkasında bir şey yoksa? Ya hayalse? Yılların yalnızlığının getirdiği, bilincine acı bir hediye, korkunç temsili bir arkadaşsa arkasındaki? Off! Bir psikayatırın seansı kaç paradır acaba?.. Gülüyor. Gene de tedbiri elden bırakmak istemiyor. Arkaya hızla dönüşünü, arkadaki her neyse onun gırtlağına doğru törpüyü savuruşunu kurguluyor. Az sonra bedeni bu kurguyu uygulayacak. Uygulayacak mı? Evet! Karar verildi ya. Unuttun mu?.. O zaman? O zaman… Üç, iki, bir…

Ve çeviklikle dönüyor, elindeki törpüyle boşluğa bir hamle yapıyor. Törpünün sivri ucu boşluğu yararak ilerliyor ve iri yarı, kara paltolu, kara şapkalı adamın, sinsilikten şaşkınlığa evrilen budala suratına, sağ gözüne saplanıyor…

Sonra?.. Sonrası başka hikâye.

Explore posts in the same categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Comment: