Gayya
Hakkında herkes bir şey demeye istekliydi. Herkes başkalarının sıkıntılarını sohbete meze yapar ya. Onlar da öyle yaptılar. Onu yaşama alıştırmaya çalıştılar. Doğru yolu gösterdiler. İcabında bağırdılar çağırdılar. İcabında merhamet edip saçlarını okşadılar. Ama o, kimseye ısınamadı. Neden? Kimsede bir başkalık bulamadı da ondan. Benzerlerini arzuladı. Aradı. Molozların yığıldığı arsalarda, çöplük olmuş duvar diplerinde, bakımsız mahalle parklarında, köhne, yıkılmak üzere olan binalarda. Mutsuzluğunun derinliğini kimse bilemezdi. Kendisi bile. Derinleştikçe derinleşen ve bu yüzden dibi olmayan bir mutsuzluk. Herhangi bir işaret eğer onu tarife çalışırsa mutsuzluğunun derin karanlığında yiter giderdi.
Şöyle düşünüyordu, “Yaşamak sahtekârlığı kabulleniş. Yaşadıkça pisliğe bulaşıyorsun. Ne kadar temiz kalsan da pissin. Çiğnediğin ekmekte haksızlığa uğramış milyonlarca insanın kanı var. Yürüdüğün yol bombalanmış, kurşunlanmış, aç bırakılmış insanların derisi. İçtiğin su çocukları için çalışan ama asla kazanamayan babaların teri. Soluduğun hava taammüden öldürülen bebeklerin kokusu. Şimdi söylesin biri! Nasıl temiz kalınır hayatta? Yalansız nasıl yaşanır?”
Yemiyordu. Deri kemik kalmıştı. Annesiyle babasıyla konuşmuyordu. Kimseyle konuşmuyordu. Herkesi çok korkutuyordu. Siyah gözlerinin derinliklerinde anlam dağılıyordu. Sonunda beklenen oldu. Sekizinci kattan atladı. Ne ki yaşlı, sert gövdeli akçaağacın yumuşak dalları onu korumuştu. Kalça kemiği, iki kaburgası kırıldı. Kafatası çatladı. Ama ölmedi. Alçılar içinde yatağa çakılıp kalmıştı. Hüzünle sağında damlayan serumu seyrediyordu. Herkes gelip gidiyordu. Herkes olumlu bir şey söylemek istiyordu. Herkes saçmalıyordu. İstanbul’un en eski hastanelerinden birinde yatıyordu iki bin beş yılında ve en pis ve personeli en sevimsiz ve tiksindirici kokan…
Kirli çerçeveli kirli pencerenin, kirli pervazına yuva yapmış bir kumru vardı. İki saatte bir gidip geliyordu. Yavrularını besliyordu. Kumruların eşlerine nasıl da bağlı olduğunu, onları konu edinen şiirlerden hatırladı. Gözlerini ayırmadan kumruyu takip etmeye başladı. Gelene gidene aldırmıyordu ya; artık hiç aldırmıyordu. Varsa yoksa kumru ve yavruları. Günlerce onları seyretti. Tahmin edileceği üzere bu seyirden üç elma düşecekti. Düştü de.
Gözleri hiç kurumayan annesine dönüp şöyle dedi, “Biz kumru değiliz.”
Anne heyecanlandı, “Ne dedin yavrum? İşitemedim de bir ân.”
Umutsuzca kumrulara baktı yeniden. Sustu.
Anne, “Ne dedin kumrum?” diye üsteledi.
Bu kez tavana baktı intihar müteşebbisi genç, “Siktiret anne. Siktiret.” diyerek acıyla gülümsedi.