Gayya

Posted 26/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Hakkında herkes bir şey demeye istekliydi. Herkes başkalarının sıkıntılarını sohbete meze yapar ya. Onlar da öyle yaptılar. Onu yaşama alıştırmaya çalıştılar. Doğru yolu gösterdiler. İcabında bağırdılar çağırdılar. İcabında merhamet edip saçlarını okşadılar. Ama o, kimseye ısınamadı. Neden? Kimsede bir başkalık bulamadı da ondan. Benzerlerini arzuladı. Aradı. Molozların yığıldığı arsalarda, çöplük olmuş duvar diplerinde, bakımsız mahalle parklarında, köhne, yıkılmak üzere olan binalarda. Mutsuzluğunun derinliğini kimse bilemezdi. Kendisi bile. Derinleştikçe derinleşen ve bu yüzden dibi olmayan bir mutsuzluk. Herhangi bir işaret eğer onu tarife çalışırsa mutsuzluğunun derin karanlığında yiter giderdi.

Şöyle düşünüyordu, “Yaşamak sahtekârlığı kabulleniş. Yaşadıkça pisliğe bulaşıyorsun. Ne kadar temiz kalsan da pissin. Çiğnediğin ekmekte haksızlığa uğramış milyonlarca insanın kanı var. Yürüdüğün yol bombalanmış, kurşunlanmış, aç bırakılmış insanların derisi. İçtiğin su çocukları için çalışan ama asla kazanamayan babaların teri. Soluduğun hava taammüden öldürülen bebeklerin kokusu. Şimdi söylesin biri! Nasıl temiz kalınır hayatta? Yalansız nasıl yaşanır?”

Yemiyordu. Deri kemik kalmıştı. Annesiyle babasıyla konuşmuyordu. Kimseyle konuşmuyordu. Herkesi çok korkutuyordu. Siyah gözlerinin derinliklerinde anlam dağılıyordu. Sonunda beklenen oldu. Sekizinci kattan atladı. Ne ki yaşlı, sert gövdeli akçaağacın yumuşak dalları onu korumuştu. Kalça kemiği, iki kaburgası kırıldı. Kafatası çatladı. Ama ölmedi. Alçılar içinde yatağa çakılıp kalmıştı. Hüzünle sağında damlayan serumu seyrediyordu. Herkes gelip gidiyordu. Herkes olumlu bir şey söylemek istiyordu. Herkes saçmalıyordu. İstanbul’un en eski hastanelerinden birinde yatıyordu iki bin beş yılında ve en pis ve personeli en sevimsiz ve tiksindirici kokan…

Kirli çerçeveli kirli pencerenin, kirli pervazına yuva yapmış bir kumru vardı. İki saatte bir gidip geliyordu. Yavrularını besliyordu. Kumruların eşlerine nasıl da bağlı olduğunu, onları konu edinen şiirlerden hatırladı. Gözlerini ayırmadan kumruyu takip etmeye başladı. Gelene gidene aldırmıyordu ya; artık hiç aldırmıyordu. Varsa yoksa kumru ve yavruları. Günlerce onları seyretti. Tahmin edileceği üzere bu seyirden üç elma düşecekti. Düştü de.

Gözleri hiç kurumayan annesine dönüp şöyle dedi, “Biz kumru değiliz.”

Anne heyecanlandı, “Ne dedin yavrum? İşitemedim de bir ân.”

Umutsuzca kumrulara baktı yeniden. Sustu.

Anne, “Ne dedin kumrum?” diye üsteledi.

Bu kez tavana baktı intihar müteşebbisi genç, “Siktiret anne. Siktiret.” diyerek acıyla gülümsedi.

Gölge

Posted 26/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Ayşe otuz yaşındadır; bir başınadır. Herkesle geçinemez. Gürültüyü sevmez. Araba gürültüsünü hele hiç. Caddeye koşut parktan işine gider ve aynı yoldan sevgilisine koşar gibi parkın kıyısındaki bir oda, bir salon evine döner. Sandal ağacından bir tütsü yakar. Kurulup parka bakan pencereye, bir kadeh meyve şarabı içer. Yürüdüğü yolu seyreder. Yolda yürüyen kendini hayal eder.

On gün var, pencereden parka her bakışında kendisini takip eden bir gölgeyi hissediyor; yürürken daha az, pencereden daha çok. Öyle. Hissediyor! Gölge, gidiş yönünde girişin sağ yanındaki erguvanların arasından; dönüş yönünde de çalılıkların arasında çatallanan ıhlamur ağacının arkasından çıkıyor. Dokuz on metre geriden çimlerin üzerinde kayarak peşinden geliyor. Ayşe durunca o da duruyor. Arkasına dönüp bakınca kayboluyor; ama varlığı sürüyor. Aslında Ayşe… Tam bakamıyor arkasına. Yani tam bir cesaretle döndüremiyor başını. O yüzden mi göremiyor? Yahut görmek istemiyor olabilir mi? Yani… Arkasında bir şey olmadığını. Öyle mi? Olasılık… Yani hayal mi o gölge? Belki. Off! Bir dikişte bitiriyor kadehteki şarabı. Bir kadeh daha dolduruyor. Evet! Bu garip iç tartışmaya son vermek için dönüp arkasına bakacak. Hem de iş dönüşü. Akşamın alacasında. Karar alıyor.

Ertesi gün iş dönüşü tüm cesaretini toplayıp parka giriyor. Birkaç adım sonra. Bakımsız çalıların arasıdan çıkıyor gölge. Görmeden görüyor yine. Bu sefer daha yakında. Beş altı metre gerisinde. Niye? Sanki alay ediyor. Sanki Ayşe’nin iç tartışmasından ve verdiği karardan haberdar. Ve kararının bedelini ödetmek istiyor sanki genç kadına. Daha… Daha yaklaşıyor. Ama genç kadın dönünce belki yok olacak. Ayşe istemeden düşünüyor. Evet. Ama kararından caymayacak. Kendine saygısını yitirmek istemiyor. Arkasındaki ya bir varsanıysa?.. Ah! Ya değilse?.. İkinci sorunun yanıtı daha güçlü…

Eli çantasına gidiyor. Gölge yaklaşıyor. Sırtı ürperiyor. Bilekleri boşalıyor. Şekeri düştüğü ânlardaki gibi. Dizleri çözülüyor. Parmakları karışık, mat deri çantanın içindeki değişik nesnelere değiyor. Plastik, kağıt, naylon, ahşap, kumaş, metal… Evet metal! Törpüyü sıkıca kavrıyor. Gölge yaklaşıyor. Nerdeyse ensesinde. Nabzı Ayşe’nin yüzün çok üstünde. Bu heyecan içinde gülüyor. Ayşe tekrar bocalıyor. Ya arkasında bir şey yoksa? Ya hayalse? Yılların yalnızlığının getirdiği, bilincine acı bir hediye, korkunç temsili bir arkadaşsa arkasındaki? Off! Bir psikayatırın seansı kaç paradır acaba?.. Gülüyor. Gene de tedbiri elden bırakmak istemiyor. Arkaya hızla dönüşünü, arkadaki her neyse onun gırtlağına doğru törpüyü savuruşunu kurguluyor. Az sonra bedeni bu kurguyu uygulayacak. Uygulayacak mı? Evet! Karar verildi ya. Unuttun mu?.. O zaman? O zaman… Üç, iki, bir…

Ve çeviklikle dönüyor, elindeki törpüyle boşluğa bir hamle yapıyor. Törpünün sivri ucu boşluğu yararak ilerliyor ve iri yarı, kara paltolu, kara şapkalı adamın, sinsilikten şaşkınlığa evrilen budala suratına, sağ gözüne saplanıyor…

Sonra?.. Sonrası başka hikâye.

Nash Dengesi

Posted 26/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Dışarda bahar havası. Fakat kahve kalabalıklaşıyor. Fâzıl uzun boyu, yapılı bedeninden umulmayacak bir tevazuyla içeri giriyor. Herkesle bir bir selamlaşıyor. Yaşlıların ellerinden öpüyor. Gençlerle tokalaşıyor, şakalaşıyor. Hemen peşine dört beş kişi daha giriyor sohbet ederek. Fâzıl rahat; çuhalı masaya kuruluyor. Kalabalık, zarif deve karşı ilgisiz görünmeye çalışıyor. Mekân sahibi Cabbar çıkıyor birden meydana. Kalabalık geriliyor. Herkes her türlü hâdiseye açık. Her şey olabilir tabi, Cabbar’la Fâzıl karşı karşıya geldiğine göre. Bekliyorlar. Beklentileriyle ikiliyi zorluyorlar sanki biraz da.

Cabbar zayıf ve sinirli bedeniyle çöküyor sandalyeye; masaya bir deste kağıt koyuyor. Fâzıl kesiyor. Pot sürülüyor ortaya. Ve Cabbar dağıtırken konuşuyor dişlerinin arasından, “Kırk dönüm bahçe var sende. Bende yüz kırk dönüm. Sır değil. Sendekini de alınca edecek yüz seksen dönüm. Kocaman bir tesis kurucam. Turist gelicek akın akın.” Fâzıl cevap vermiyor. Elindeki kağıtlara bakarken, potu yükseltiyor. Öbürü görüyor. Susuyorlar. Eller açılıyor. İki as’la ortayı süpürüyor Fâzıl.

Mekancı dağıtırken konuşuyor gene, “Sen diyosunki o bahçede benim çocukluğum geçti. E! Benim de geçti!! Ama ne yapalım. Hâtıralar karın doyurmuyo! Esnaf aç! Fındık artık para etmiyo! Tesiste çalışacak en az otuz kişi. Hey hey!..” Sandalyeye sığmayan; potu arttırıyor gene. Öbürü görüyor. Fâzıl iki kart istiyor. Yerdekinin iki katını sürüyor ortaya. Sandalyede kıpır kıpır olan kabul ediyor neşeyle ve elini açıyor: Renk! Ama sâkin devde Kare var. Cabbar ‘uyuz oluyor’. Belli etmemeye çalışarak sahte bir kahkaha atıyor.

Kağıtlar üçüncü kez dağıtılırken konuşuyor gene, “Karadeniz’in en muazzam otelini dikicem buraya. Buruç al Arab kibi daaa!” Kalabalıktan bir iki kıkırdama geliyor. Cabbar kızararak İstanbul Türkçesi’ne dönüyor. “Hem bakarsınız Karadeniz’i kurtarmak için iyi bir tanıtım olur ha? Denizimiz gidiyo elden.” Kalabalıktan bazıları onaylayarak başlarını sallıyor. Suskun dost önündeki bütün parayı ortaya sürüyor. Asabî adam ortayı görüyor. Tam açacakken Fâzıl iki kart istiyor. Cabbar kart almıyor. Keyifle tavana bakıp gülümsemede. Ve gıdısını kaşımada. Fâzıl kalabalıktan ceplerindeki bütün parayı istiyor. Herkes dünden gönüllü gibi ortaya koyuyor paralarını.

Fâzıl, “Herkes ne verdiğini bilsin da!” diyor sâkince. Cabbar sinirleniyor. Ve nakite sıkışıyor birdenbire. Güvence olarak kapının önündeki sekiz silindir arabayı gösteriyor. “Ayrıca ful depo!” Kartlar açılıyor. Cabbar’daki İki Onlu’ya herkes bir yeriyle gülüyor. Ama ortalığı asıl karıştıran Fâzılın eli: İki vale! İki hemşeri birbirlerinin ruhunu okuyor demek ki. Ve kız gibi araba gitti. Fâzıl her bakımdan kalabalığa borcunu ödüyor şimdi.

Cabbar’a nakit lâzım. Çünkü oynaması lâzım. Çünkü ancak oyun sırasında kendini dinletebiliyor. Borç nakit için şöyle bir kalabalığa bakıyor. Fakat kimse onunla gözgöze gelmek istemiyor. Yutkunuyor. Dişlerini sıkıyor. “Borç verirsen oynarız.”

Fâzıl, “Pot kırk dönüm bahçesine? Var mısın? Kazanırsan bahçem senin. Kaybedersen kırk dönum bana verirsin. Ha?”

Cabbar tereddütsüz kabul ediyor; kağıtları dağıtıyor. İkisi de kağıtlarına bakıyorlar kenarından.

Fâzıl, bahsi arttırmak istiyor ve “Önümdeki parayı ve de arabayı da sürdüm. Tamam?..”

Cabbar cesurca, “Tamam.” diyor “Arabaya ve paraya karşılık bir on beş dönüm de benden.”

Zârif dev onaylıyor ve iki kart istiyor. Asabi ve kemikli yüz de iki kart alıyor. Veee… Kartlar açılıyor. Cabbar da ful var. Fâzıl’daysa Renk; Dört Onlu! İki hasım gözgöze.

Kalabalık gevşiyor. Hatta lafı sakınmazsak, kalabalık yavşıyor. Gülüşenler oluyor. Hani biraz daha cesaret etseler Cabbar’ın ensesine şaplak atanlar bile çıkabilir. Kalabalığın ruh hâli ağır tahrik sinirli adam için. Cabbar ansızın bir öfke seline kapılıyor. Belinden baba yadigarı ondörtlü’yü çıkarıyor ve Fâzıl’ı alnından vuruyor. Havaya ateş açarak arabasına, daha doğrusu kurbânının arabasına biniyor ve uzaklaşıyor.

Gece Müziği

Posted 27/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Kendi ayaklarını takip ederek Peride’nin dairesine girdi Aras; her yere nasıl girip çıkıyorsa öyle. Sanki canlılar ve nesneler yığınının içinde dalgın, kendinden habersiz yürüyor gibi. Peride kapıyı kapadı. Aras, salona adım attı ve durdu. Yekpâre camdan alabildiğine deniz görünüyordu.

Peride, “Otursana.” dedi erkeksi, tersleyici.

Genç adam lâfı değil tavrı anlayamadı. Şaşırdı birdenbire değişen kadına.

Kadın üsteledi “Salak çocuk otursana. Koltuğa oturmak için oturma iznine gerek yok.” dedi fakat bu kez gülümseyerek. ‘Oturma izni’nin altını özellikle çizmişti. Oturdular.

“Viski?” dedi edâsı genç nüfusu yaşlı kadın.

“Olur.” dedi beriki düzgün bir Türkiye türkçesiyle.

“Kaç buz?!” diye bir ses geldi mutfaktan.

“Çok.” diye yanıtladı yakışıklı.

Peride döndü. Viskileri sehpaya koydu gelişi güzel. Çok buzlu kadehi aldı Aras sıkılarak. Peride, minik bilgisayarını ses yükselticiye taktı ve Farid Farjad yazısının üstüne tıkladı. Koca kolonlardan fıstıkî halının üstüne kır kokusu gibi bir müzik yayıldı. Rebap ruhu taşıyan kemanın sesi kapladı boşluğu. Ses penceredeki manzarayı yeniden çizdi. Aras’ın aklına memleketi geldi; Bakü’nün sokakları ve Tebriz’li dayısı… Ama sadece aklına geldi.

Peride Selime bakan ‘L’ koltuğa uzandı delikanlının aklındakini görmeden, görmek istemeden… Hergün çok eski bir maçın rövanşını yeniden almak yorucuydu. İkisi de ay ışığında kırışan denize bakıyordu. Ama ikisi de farklı görüyordu; bu kesin. Sisin ardındaki adalara ve Rum diyarına uzuyordu bakışlar belki. Bir sigara sardı Aras; yaktı. Dalgınlığını poza dönüştüren kadın, kıraliçe edasıyla el işareti yaparak sigarayı istedi. Bir fırt çekip geri verdi hemen. Geniş salon dumanlandı. Delikanlı sıkıntıdan kurtulup koltuğa daha rahat oturmak üzere kaykılırken elleri koltuğun inanılmaz yumuşaklıktaki kumaşını hissetti. Heyecanlandı.

“Bana Bakü’yü anlat.” dedi Peride.

Sessizlik oldu.

“Evet! Hadi anlatsana!”

Bu sert, kesik, meydan okuyan konuşmalardan bıkmıştı Aras. Burada Azeri olduğunu öğrenen, hemen aşağılamaya ya da iğnelemeye girişiyordu. Kulaklarına kadar kızardı. Dayanamadı ağzından birkaç küfürlü Rusça lakırdı kaçırdı.

“Ne dedin sen?” dedi Peride.

“Bi şey demedim… Peki ben anlattıktan sonra sen Tahran’ı anlatacak mısın?.. Tebriz’e benziyor mu Tahran?”

Kadın hiç bozmadan cevap verdi “Pöh! Tahran neresi ki? Çoktan unuttum oraları ben. Oralarla işim bitti. Onlar Fürûğ’u anlayamadılar. Fürûğ…”

“Fürûğ’a hayranım.” dedi Aras araya girip.

Peride hızla ayağa kalktı, “Bir daha sakın sözümü kesme! Seni yeni yetme. Sen Fürûğ’u ne bilirsin!” dedi parmağını sallayarak.

Aras buz gibi oldu. Her şeyin birdenbire nasıl değiştiğini anlayamamıştı. Her şey kendi yatağında akıp giderken birdenbire böyle tatsızdan da tatsız bir duruma nasıl varılmıştı? O da ayağa kalktı ve artık susamayacaktı,

“Erkek olmadığın için bu kadar cesursun.” dedi.

“Yani?” dedi Peride küstahça.

“Niye beni davet ettin evine? Şuurun yerinde mi senin? Kendini örümcek kadın falan mı sanıyorsun?”

Peride’nin omuzları düştü, “Affet. Çocuğum ben.” diyerek dudaklarını büzüştürdü.

Aras devam etti, “Biliyor musun gözlerin kızkardeşime benziyor. Ellerin de. Ama o bir melektir. Sense, hayır, şeytan değil… Evet erkek özentisisin. Güç aşığısın. Ben güçsüz olanın önünde her zaman diz çökerim. Ama güç karşısında asla eğilmem. Sosyalizmden de kapitalizden de nefret ediyorum. Ben bir anarşistim.”dedi.

Peride “Neden böyle kitabi konuşuyorsun?” dedi küçümsüyerek.

Aras dayanamadı, “Bok! Ne halin varsa gör.” dedi ve çıkışa yürüdü.

“Siktir git sen de o zaman!” dedi Peride.

Arkasını dönmüş çıkıyorken müzik değişti ve Yasmin Levy’nin zılgıtsı sesine yakalandı Aras.

Delikanlı son bir kez döndü “Sen niye dinliyorsun ki bu müzikleri?” dedi ve bu kez gerçekten çıktı.

Peride umursamadan, abartılı çarpık bir gülümsemeyle baktı çıkış kapısına. Ama sonra ciddileşti/hakîkileşti. Cam sehpanın üstündeki ağır puro tablasını alıp fırlattı. Ân yavaşladı. Koca tabla, denizi çerçeveleyen pencereye doğru ağır çekim uçarken Yasemin’in sesi Filistinli bir delikanlının omzundan düşen kefiye gibi dalgalandı ve bu küçük hikâye nihayete erdi.

Oyuncaklar

Posted 27/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Ceren dönme dolapta annesiyle babasının arasında oturuyor. Sağında anne, solunda baba. Bakışları sert. Annesine de babasına da mesafeli. Çünkü onlar boşandılar. Çünkü başkalarıyla evlendiler. Çünkü başkalarından başka çocuklar yaptılar. İşte, biraz pedagog tavsiyesi ve biraz da Ceren’in inadıyla cumartesileri bir araya geliyor, geziyorlar.

Ceren gezmelerde ikisinin ortasında duruyor. Annesiyle babasını ayıran hem de birleştiren bir konumda olduğunun çok farkında. Konumunu sonuna kadar kullanıyor. Dolap dömeye ara veriyor. İniyorlar.

Pamuk Şekerci’ye bakıyor Ceren, “Baba! Pamuk!”

Baba derhal pembe şekerlere yöneliyor.

Anne, “Az önce kağıt helva yemedin mi Cerenciğim.” diyecek oluyor…

Ceren cevabı yapıştırıyor “Ben babamdan istedim bi kere. Sen Karışma!”

Anne, “Ne biçim konuşma bu!” derken

baba giriyor araya “Bugün Cumartesi! Sık boğaz etme çocuğu.”

Anne iki bir mağlup. Susuyor. Yürüyorlar. Anne geride kalıyor bu kez. Aşağılanmış bir şekilde onları takip ediyor. İlerde bebek yakalama makinesi var. Ceren babasının da elini bırakıp makineye koşuyor. Baba da tek kalıyor şimdi. Ceren kendini mutsuz bir pirenses olarak abartıyor. Cebindeki demir paralardan birini, başını bir sağa bir sola yatırıp mırmır ederek ve sanki bir keseden altın çıkarır gibi çıkararak makineye atıyor. Ve bir oyuncak bebek yakalamaya çalışıyor. Baba elleri ceplerinde kızını izliyor uzaktan. Anne hemen onun arkasında aynı şekilde duruyor.

Baba arakaya dönüp, “Nasıl gidiyor?” diyor.

Anne “Çok iyi. Çok mutluyum. Hiç bu kadar mutlu olmamıştım.” derken ç’lere ve t’lere bastırarak sanki tükürüyor. Ama aynı soruyu eski kocasına yöneltmiyor. Havaya bakıyor.

Tam bu anda Ceren arkasına dönüyor. Anne babasının sakil durumlarını pirensesvari bir acımayla seyrediyor. Derken makinenin ona tanıdığı süre son buluyor. Koşarak babasını geçip annesinin yanına geliyor. Baba, kalakalıyor bu sefer.

Bir sarman kedi gibi annesinin eteğine sürtünerek, “Cep telefonu alıcaz mı anne?” diyor.

Anne muzaffer, babaya bakıyor.

Ceren bastırıyor “N’olur anne! N’oluuuuuur!”

“Tamam kızım burdan çıkalım. Büyük Çarşı’dan alırız.”

“Sinemaya da gider miyiz anne?”

“Gideriz.”

Bu kez annesinin elini tutup babasını geride bırakıyor Cerencik. Geriye bakmıyor bile. Babasının yürüyen bir ‘düşünen adam heykeli’ gibi onları izlediğinden son derece emin. Annesinin yanında sekerek yürüyor. Cumartesi maceralarını okulda nasıl anlatacağını ve ganimetlerini nasıl arkadaşlarına sergileyeceğini hayal ediyor bir yandan. Küçük bir Leydi Makbet olarak iktidarını perçinliyor. Şen kahkahalarla lunapark’tan çıkıyorlar. Minik hanım lütfedip babasını da diğer yanına alıyor. Kaldırımda yürüyorlar. Biz arkalarından bakıyoruz. Eski siyah beyaz filmlerdeki gibi üçlü uzaklaşırken daire kapanıyor. Çerçeve kararıyor.

Seçim

Posted 28/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Bahadır, Tarkan ile Uygur’un babası. Gülistan’ın kocası. İki katlı gecekondunun çatısında bira içiyor. Gökyüzü yıldız dolu. Ay hilâl. Anteni kırık transistörlü radyoda bir Gürcü türküsü

Yarı sıvalı duvara kafa atıyor. Birkaç kırmızı tuğla parçası dökülüyor yere. Bir saattir Bahadır’ın ağzından laf çıkmıyor. İlginç. Biri tırmanıyor korkuluksuz, gri merdiveni.

Tarkan, “Baba n’aber?” diyor.

“İyidir. N’oldu?”

“Hiiç.” diyor Tarkan. Bir ân duraklıyor ve dönüyor geri.

Babanın midesi kazınıyor. “Tarkan!”

“Buyur baba?”

“Fıstık varsa getir bana ordan oğlum.”

“Olur baba.”

Bahadır koca göbeğini kaşıyor. Kelini şaplaklıyor karpuz tokatlar gibi. Keyifsizce göğe bakıyor. Ayın ayçalığında bir yıldız. Öfkeye kapılıyor yeniden. Bir yumruk indiriyor duvara bu sefer. Biraz sıva, biraz tuğla dökülüyor .

“Taş kafa! Taş kafa!” diye kızıyor kendine. Kızaran yumruğunu öpüyor. “Sen niye Allah’ın komünistini evine alırsın? Manyak mısın? Aptal mısın? Beyinsiz misin?.. Öküzzz!… Herif geldi üstü başı düzgün. Yüzü düzgün. Efendiden bi herif. Tamam. Evet. Ama ayakkapları yok! Neden? Görmedin sanki!.. Kaçarken düşürmüş demek. Kimden? İllegal bir durum var. Kuşkulansana. Ama sen öküz bunu akıl edemedin. Peki bu olayı nasıl anlatıcam Ocak’takilere? Anlatamam. Mümkün değil! Rezil oldum.”

“Baba çağır polisi olsun bitsin gitsin.” diye cılız bir ses geliyor karanlıktan. Elinde bir kâse fıstık Tarkan belirdi.

“Sen beni mi dinliyosun oğlum gizli gizli? Kendi kendime konuşuyorum burda ben.”

“Yok baba fıstık getirdim ben.”

Bahadır gülümsüyor saatlerdir ilk defa, “Ben de cinnet getirdim yer misin?”

“Efendim baba?”

“Hah hah ha! Gel! Gel hele bi… Babayın canına kurban senin.”

Göğsüne bastırıp Tarkan’ı saçlarını okşuyor. “Uygur n’apıyo Uygur?”,

“N’apsın Hatırla Sevgili’yi seyrediyo.”

“O ne lan?”

“Dizi baba.”

Bahadır “Haaa! O dizi! Tevekkeli değil beni yadırgayıp duruyolar Ocak’ta. Sanki olacağı önceden görüyolar. Sanki alnımda yazıyo ‘Bu herif görün bakın bi komüniste yataklık edecek.’ diye. Tövbe tövbe.”

Tarkan babasını yatıştırmak için, “Ver polise gitsin baba!” deyiveriyor kaygızsız, öyle, dümdüz. Bahadır oğlunun ay gibi yüzüne, yıldızlar gibi parlayan gözlerine bakıyor.

“E gençliğin güzelliği görünüşte tabi. Kafanın içi de güzel olacak.”

Tarkan bir parça açılıyor babasından.

Bahadır coşkuyla sürdürüyor, “E be evlatcağızım biz niye çalışıyoruz? De bana?”

“Vatan için baba.”

“Peki vatan için çalışanlar dost mu düşman mı bize?”

“Dost baba.”

Bahadır lafı neresinden toparlayacağını bilemez bir vaziyette bir ân kalıyor. Sonra aradığını bulmuş gibi oğluna dönerek

“Sovyetler çöktü di mi?”

“Çöktü baba.”

“Komünistlerin gitçek bi yeri yok… E Çin için çalışıyorlar desen. O da saçma…”

“Evet saçma.”

“ E bir tek Amerika kaldı geriye. Komünistin de Amerika için çalışacak hâli yok. Antiemperyalistiz diye bağırıyolar… Eee?… Patron için, zengin için de çalışacak hâli yok bunların. Peki kim için çalışıyo bu bokyedi başılar?”,

“Bilemem baba?”

“Ben az daha ileriyim senden evladım. Ben anlamıyorum. Anladın mı?”,

Tarkan anlamasa da “Anladım baba.” dedi.

Baba oğlunun saf yüzüne bakıp acı dolu gülümsedi. “Offf! Of ki of! Biz boşuna eylem adamı olmadık. Böyle çok düşünmeyelim diye. Ama yaş elli. Eylem mi kaldı artık. Altmış sekiz’i de gördük, doksan sekiz’i de. Vay ki vay. Şimdi şu bodrumdaki var ya?.. Dilim söylemeye varmıyo ama… Aslında hep bu vatan için çalıştı.”

“Komünist o baba.”

“O komünist, anarşist, öteki Kürt, Ermeni, beriki Alevi, Caferi geriki ibne, karı… E ne kaldı lan geriye?”

“O zaman n’apacağız baba?”

“Annen karnabahar yapmıştı koy tabağa ver. Isıtma sakın. Soğuk soğuk zıkkımlansın it.”

“Tek başıma mı götüreyim baba?”

“Adına yakış oğlum adına yakış.”

“Olur baba.”

“Hadi marş marş.”

Tarkan karanlığın içinde kayboldu. Bahadır arkasından bağırdı “Tarkaaan! Isıtta ver oğlum. Ayıp. Isıtta ver.”

Döndü kendi hesabına. Bir kafa daha attı duvara. Sersemledi. Çöktü duvarın dibine. Göğe baktı. Ayın ayçalığındaki yıldız parıldadı.

Tecrit

Posted 28/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Düşüncesini fark etmeden seslendirdi, “Bunu bana benden başka kimse yapamaz.” dedi Derin; halıya uzanmış, gözleri tavana dikiliyken. Yirmi sekiz saatlik orucu altı dakika geçmişti bu sefer. Çilehanesinden çıkıp mutfağa yürüdü. Isıtıcının düğmesine bastı. Memnuniyetle dışarı, ağaçlı yola baktı.

Mutfaktan dönerken elindeki hazır çorbadan bir yudum içti. Oturdu. Canlı bir dalgınlıkla düz duvara baktı. Bir yudum daha içti. Her yudumda tazelendi. Zihninde insanlar canlandı yeniden: Konuşan, susan, hareket eden ve duran. Keyifle seyretti. Onları bir kez daha anladığına inandı ve onları bir kez daha çok sevdi. İnsanların ulaşılamaz olduğunu ileri süren yaygın düşünceyle bağı kalmamıştı artık.

“Tefekküre dalmadıkça kimse ne kendine, ne başkasına yaklaşabilir.” dedi bardağını yalarken. Gülümsedi. Burnunun ucuna çorba bulaşmıştı.

“Düşünemeyen, hayal edemeyen yalnızdır…”

Sakin, ceketini giydi. Dışarı çıktı. İlk defa görüyor gibi ağaçlara, otlara, hayvanlara ve insanlara baktı. Bir yere yetişmenin telaşıyla ne kendini, ne de başkasını fark edemeyenlere baktı saygıyla. Korkuları, endişeleri yüzünden körleşen, sertleşenleri seyretti anlayışla. Kalabalığa karıştı. Suda bir damlaydı. Her yönden müdahale ettiler: İttiler, sıkıştırdılar, önünü kestiler, sürtündüler, çarptılar.

Her müdahalede güçlendi, maneviyatı yükseldi. Her ayın ikinci cumartesi, yirmi sekiz saatlik oruç ve kapanma sayesinde ulaştığı bu şerbetli hâli seviyordu. Kalabalığın içinde yürümeye devam etti. Tecrit, kısa bir süre için ve zorlamasız uygulandığında sonuçları umut vericiydi. Aynı şekilde bedene hükmetmek, düşünceleri bir düzene koymak da çok güzeldi.

“Çünkü güzel saydığımız çoğu şey aslında sadece alışkanlık.” dedi Derin gene farkında olmadan yüksek sesle.

“Efendim?” dedi aynı hizada yürüdüğü bir adam.

Gülümsedi Derin. Gülümsediler. Derin, çok tanıdık biriyle konuşuyormuş gibi anlatmaya başladı. Ordan burdan konuştular. Ve sonunda özgün ibadetini ve sonuçlarını anlattı. Adam etkilendi. Adam, özgün ibadetin sonucunu capcanlı karşısında görünce daha bir ikna olmuştu… Sonra?

Sonra Derin ve gibiler çoğalmaya başladılar. Bazen rıhtımda yürürken açık bakışlı, güven veren tipler dikkatimi çeker,

“Acaba…” derim “…bu da mı o özgün ibadeti yapıp tefekkürle ışıyanlardan?”

Eee… Bana gelince. Kendi adıma hiçbir zaman Derin olamadım. Ama bu iyicil insanın ve de insanların gittikçe yayılan özgün ibadetlerine hayranlık duydum. Ve onları zaman zaman dinleme ve gözlemeleme şansına eriştim. Sanırım bu saatlerde kayalıklarda oturmuş batan güneşe bakıyordurlar. Bir hikâye oluşturamayacak kadar düz ve büyülü hayatlarıyla gökyüzünü kızıla boyuyordurlar.

“Dil Devrimi”

Posted 29/10/2008 by yurttansesler
Categories: Uncategorized

Ali kapıyı açtı. Karşı komşu, yüksek mimar Necdet Bey’le aynı anda çıktılar. Ali suratında kocca bir gülümseme, gözlerinde parıltı, sesinde iyilik “Günaydın.” dedi.

Yüksek mimar, gözlerini kaçırdı, yüzünü ekşitti; boğuk, hışırtılı bir sesle lütfetti, “Merhaba”

Ali allak bullak… Pabucunun bağcıklarını bağlamayı unuttu. Komşu önde kendi arkada merdivenleri indiler. Necdet Bey çabuklukla aştı merdivenleri. Çıktı gitti. Ali’nin âsâbı bozuldu. Pabucunun bağcığına bastı. Sendeledi. Eğilip bağcıklarını bağladı. Yeniden gülümsedi. Ekmek sepetiyle Sadık Bey girdi apartmana.

Ali, ilk heyecanla “Günaydın.” dedi yine.

Sadık Bey boş boş baktı, “Sepete ekmek koyayım?” dedi.

“Koy Sadık Bey! Koy!”

“Ne o? Sinirlisin bugün?”

“Kolay gelsin Sadık Bey.”

Kapıcı, boşverip tırmanmaya başladı merdivenleri.

Apartmandan çıkarken tanıdık postacıyla rastlaştı ve hızla kendini toparlayıp ona da “Günaydın.” dedi.

“Postanız yok.” dedi postacı.

Ali yılmadı. Emlakçı, kırtasiyeci, manav, kasap, simitçi… Hepsine ilk coşkusuyla “Günaydın.” dedi. Hiçbiri Ali’ye aynı tazelikte cevap vermedi.

Ali anladı. “Hımm… Anlamak güzel bir şey.” diye mırıldandı. Fakat neyi anlamış olduğunu bilmiyordu. Dile getiremiyordu. Sokaktaki yürüyüşüne devam etti. Bakkalın önünde durdu.

Ve bakkala, “Gün süt beyazı.” dedi farkına varmadan. Sanki lâf ağzından öyle birdenbire çıkıverdi.

Bakkal baka kaldı. Dükkandan bir iki adım dışarı çıktı; devirdi enseyi, merakla gökyüzüne baktı. Ali güldü. Güle güle otobüs durağına ulaştı. Bekledi. Otobüs geldi. Bindi.

Akbil’ini bastırırken otobüs şöförüne “Gün sakızlı muhallebi.” dedi.

Otobüs şöförü de gülümsedi, “Olsa da yesek.”

Gülüştüler. Balık istifi diğer yolcular da güldüler.

“Üstüne de tarçın.” dedi Ali.

Kaykık oturan biletçi toparlanıp “Annem hâlâ yapar.” dedi.

Gergin yüzler yumuşadı. Ön kapıdan güçlükle binmeye çalışan teyzeye herkes elini uzattı.

Catastrophy*

Posted 30/10/2008 by yurttansesler
Categories: Uncategorized

“Sana ilaç yazıyorum o zaman”,

“Ha?”

“İlaç yazıyorum diyorum”

“Ha.”

“Tut şu reçeteyi.”

“Bıyır?”

“Tut be adam… Burdaki ilaçları al gel. Sonra yatışını yapalım.”

“Nerden?” Son söz yankılanır. “Nerden? Nerden? Nerden?”

Doktor hastasına dönüp, “Eczanedennn!!!” diye bağırır.

Hasta korkudan titrer. Cılız bedeni dalgalanır. Arkasını dönüp eğri adımlarla yürürken, zihninde eczane sözcüğünü canlandırmaya çalışır. Ne ki başaramaz. Neden başaramadığını da anlayamaz.

Çıkışa ilerlerken ayağı takılır düz ve yapışkan zemine. Burnunda ilaç, toz ve çamaşır suyu kokusu. Tam karşıda şekil değiştiren kirli beyaz duvar. Retinaya düşen sevecen annenin görüntüsü ve…

Küçümseyerek bakan bir hemşire. Tiksintiyle soluyan, eli her zaman sigara paketinin üstünde bir hasta bakıcı, nam-ı diğer onbaşı. Gözlüğünün üstünden soğuk bir ciddiyetle seyreden memure. Ve âniden sekteye uğrayan hasta bir yürek. Ve koridorlarda mafya babası gibi gezen bölüm profesörünün özel odasına yeni takılan ahşap kaplama ve gömme barın keyifli tıkırtısı. Mini barın içinde birbirine çarpan export şişelerin neşesi.

Dışardaki boz ağacın kırık dallarında bir serçenin nezleli sesi. Ezan. Ve son turu huşûyla dönen bir semazen gibi ağır çekim dönerek yıkılan bir beden…

[ *: Türkçe'den anlamayanlara.]

Kırtasiye

Posted 31/10/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Saat on’u on geçiyordu. Cahit gergin; kepengin önüne oturdu. Parmaklarının arasından kıvrıla döne tüten dumanı seyretti. Dördüncü sigarayı söndürürken nihayet Ahmet geldi. Anahtarlık şıngırdadı.

“Günaydın.” dedi lütfeder gibi ve hemen peşine “Burası iğrenç sigara kokuyo.” diye ekledi.

Cahit bıkkın ve tükürür gibi “Günaydın.” dedi.

Ahmet almaza yattı.

Kepenk gürültüyle açıldı. ‘Emek Kırtasiye’nin aynalı kapısından girdiler… Bugün faaliyet yok. Bugün müşteri bekleme günü. Cahit iki, üç kat daha gergin o yüzden. Kendine iş yarattı. Kapının önüne tebrik kartlarını, yaldızlı çıkartmaları çıkardı. Pembe, mor, kırmızı okul çantalarını kapının sol üstündeki çengele astı. Kovaya su doldurup dükkanın içini ve kapının önünü ısladı. Yerleri süpürdü. İçerdeki karşılıklı iki cam tezgahın ve tek tek rafların tozunu aldı. Bu arada Ahmet’in iki erkek kardeşi de damladı: Yavuz ile Osman. Patronlar üçledi. Dalga geçer gibi şımarıkça “Günaydın.” dediler. Cahit almaza yattı bu kez. Yanıtlamadı. Sessiz, toz ve su kokan bir gerilim dükkana yayıldı. Derken komşunun küçük oğlu -belki bir baltaya sap olur diye babası tarafından çırak olarak Ahmet’e verilen- Alican koşarak girdi içeri; fakat maalesef on iki’ye doğru.

İçeri girerken pişkin pişkin sırıtarak, “Ahmet abi kusura bakma uyuya kalmışım.” dedi. Bir yandan da parlayan jöleli saçlarını yatıştırıyordu.

Ahmet, Yavuz’a dönüp “Bazılarının suyu ısınıyo.” dedi.

Yavuz donuk gülümsedi.

Osman lafa ilgisizmiş gibi ıslık çalarak gazeteye baktı.

Cahit bu tür konuşmalardan hoşlanmazdı. Ve bu tür donuk gülüşlerden. Ve miş gibilerden. Yüksek sesle “Kahvaltı ettin mi?” dedi Alican’a.

“Hayır.” dedi ufaklık.

Cebinden bir beş lira çıkarıp uzatırken “O zaman büfeden iki dilli-kaşarlı kap gel. Biri senin biri benim.” dedi.

Alican patron üçlüsüne döndü ne diyecekler diye?

Ahmet “Tamam” der gibi başıyla onayladı.

Cahit buna da gıcık oldu. “Alt tarafı tost alıp gelecek. Sanki Bağdat’a yolluyoruz hurma almaya.” diye kendi kendine üflendi.

Ahmet’inse içinin yağları eridi. Cahit’ten iğreniyordu ama Cahit ona gerekliydi. Ters ters bakışıyla, dik dik konuşmasıyla zaman zaman kestiği raconlarla Ahmet’e kendini güçlü hissettiriyordu. Ahmet böylelerini yöneterek kendini daha bir yetenekli hissediyordu. Yavuz’la Osman’a gelince onlar çocukları sayılırdı. Babaları öleli beri ailenin babasıydı o. Babasının demir yumruğunu şimdi o indiriyordu masaya… Alican koşarak, kabına sığmaz bir coşkuyla girdi içeri ve fren yapıp kayarak durdu.

“Yavaş lan yavaş!” diye çıkıştı Osman.

Ahmet ve Cahit aynı anda kınayan nazarlarla baktılar Osman’a.

Osman, abisiyle keskin çalışanın tepkisindeki ortaklığı yadırgadı. Ve hızla gazeteye gömüldü.

Cahit Alican’a “Afferin tam istediğim gibi olmuş. Çok basıp pestil yapmamışlar tostu.” derken,

Aliyacan Ahmet’e dönüp “Ahmet abi, büfeci ‘Ahmet Abi’ne söyle arabayı çeksin önümden’ dedi.” dedi.

Ahmet, “Büfenin içine park etmedim şükretsin.” diye karşıladı hışımla.

Yavuz yalandan “Gidip konuşayım şunla bi.” diye davrandı babalanıp.

Ahmet “Otur oturduğun yerde. Akşam ben ona yapacağımı biliyorum.” Diyerek dişlerini gıcırdattı.

Alican safça “ Haa… ‘Arabayı çekmezse lastiklerini patlatırım’ dedi.” diye konuşmaya çalıştı çiğnenmiş tostu ağzının sol yanına tıkıştırıp.

Âniden Ahmet tezgahın önüne geçip kapıya yürümeye başladı. Yavuz yakaladı kolundan. Osman hareketleniyor gibi oldu ama kararsız kaldı. Cahit dudağının sol kıvrımıyla pis pis gülümsedi.

“Bırak lan!” diye bağırdı Ahmet tamamıyla kolunun tutulmasına sinirlenerek.

“Abi boşver elini kana bulama!” dedi Yavuz.

Ahmet bu lâfı duyunca bir ân tereddüt etti. Oysa o arabayı çekmeye gidecekti. Arabayı çekecek; çekerken de pis bir bakış atacaktı. Hepsi bu. Fakat Yavuz’un lâfı ağır bir sorumluluk altında bıraktı abisini. “Ne kanı ne eli oğlum. Arabayı çekmeye gidiyorum.” diyemedi. Sanki dese ona güleceklerini ve onu gülerek aşağılayacaklarını düşündü o ân.

Bu yüzden “Bırak lan kolumu. Sıçacam onun ağzına!” dedi.

Yavuz daha bir asıldı abisinin koluna.

Osman da yetişti abisinin diğer koluna.

Onlar yapıştıkça Ahmet daha çok bağırdı. “Delikanlıysa patlatsın! Yürek ister yürek!! Ahmet’in arabasının tekerleklerini patlatmaya yürek ister!!!”

Osman sorunu keskin zekasıyla çözerek, “Cahit arabayı çeksene dükkanın önüne ya. Yoksa kan çıkacak. Hadi lan.” dedi.

Cahit bomboş baktı. Geviş getirir gibi tostunu yemeye devam etti.

Alican yanakları al al gırtlağına dizilen lokmaları yutmaya çalıştı. Çok geçmeden öfkeler yatıştı. Ama söylenmeler, sinkaflı lakırdılar sürdü. Yavuz gidip bakışlarını yerden kaldırmadan ve oldukça mahçup bir halde arabayı büfenin önünden çekti. Yirmi dakika kadar sonra… O da ne?! Büfeci elinde iki bıçakla kırtasiyeye yaklaşıyordu koşar adım. Oldukça da sinirli görünüyordu. Üç kardeş dükkanın karanlığına çekildiler farkında olmadan. Cahit sakin, büfeciye baktı. Alican cam tezgahın arkasına çöktü. Büfeci dükkanın önünden çapraz geçip gözden kayboldu. Ahmet, Cahit’e baktı yardım ister gibi. Cahit patronuna acıyarak kapıya yürüdü. Kapıdan dışarı baktı.

Sonra içeri dönüp, bedeniyle bileycinin hareketini taklit ederek, “Bileyci… Bileyciye bıçaklarını biletiyor.” dedi.

Üç patron rahatladı. Ahmet’in yüzünde düştüğü durumdan ötürü en ufak bir utanma belirtisi yoktu.

Küstahça “Biz çıkıyoruz. Sen dükkana göz kulak ol.” dedi Cahit’e. Yavuz ile Osman şaşkın ördekler gibi abilerinin peşinden koşturdular hızlı hızlı.

Cahit ise “Götümü yiyin siz benim.” der gibi bakıyordu gidenlere.

Yeşil Canavar

Posted 06/11/2008 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Fanilasının göbeğine erikleri doldurmuş koşarak geliyordu. Apo’yla Fethi ağızları sulanarak gelene bakıyorlardı. Şuna bak nasıl da sırıtıyor koşarken! İkisi de Uğur’u çok seviyordu. Mahalleyi onsuz hayal edemiyorlardı. Köhne Bizans’ın surlarına hayali sancağını dikip işeyen; dehlizlere, mağaralara dalıp, uyuyan ejderleri uyandıran; yaşlı, geçkin orospulara ekmek arası peynir götüren ve karşılığında trajik hikâyeler ve nasihatler alıp getiren; babasının dayağından kaçıp masal dünyasına sığınan bu piç kurusu olmadan mahallenin tadı çıkmazdı. Mahalle diye bir şey olmazdı.

Uğur ikilinin arasından koşarak geçerken “Koşun lan koşun!” dedi. İkili sorgulamadan koşmaya başladı. Üçü birden koşuyordu. Apo’nun yağmurluğunun sırtı şişiyor, Fethi’nin artiz saçları uçuşuyordu. Koşarken arkaya bakmıyorlardı bile. Koşa koşa ‘Moruk’ dedikleri boş arsa’daki yemiş vermeyen dutların altına geldiler. Dutların altındaki varillerin arkasına çöktüler. Uğur gülerek, “Yumulun lan!” dedi. Üç arkadaş yüzleri ekşiyerek ve hatta bazen ekşilikten gözleri yaşararak ham eriklere giriştiler.

Apo “Kim kovaladı? Paşa Nine değil heralde?”

Uğur unutmak ister gibi ama öte yandan da kafasından atamadığı bir şey gibi, “Yeşil bir şeydi. Erik büyüklüğünde çıbanlar vardı yüzünde. Yeşil çıbanlar.”,

Fethi dalga geçerek “Hassssiktir lan!”.

Uğur, “Şerefsizim.”

Fethi, “Orası doğru.”

Uğur günde on kez tekrarladığı lafı tekrarladı, “Anam avradım olsun ki lan! Babam ölsün ki lan!”

Ve en son Apo, yüzü ekşiyerek “Günaha girme lan gene.” dedi kardeş şevkatiyle; içi acıyarak arkadaşının sırtındaki kayış izlerini hatırladı ve iç çekti.

Fethi bu iç çekişi anladı ama anladığını çaktırmadı.

Uğur coşkulu, hızını alamayıp kendini kovalayan canavarın çok daha ayrıntılı bir tasvirini yapmaya başladı. Diğer iki kankanın yüzleri hem eriklerin ekşiliğinden, hem anlatılandan, hem anlatana duydukları yakın hem de yadırgayan ilgiden buruşarak ve buruşuk buruşuk sırıtarak dinlediler. Uğur’un anlattıklarıyla akşama kadar dalga geçtiler. Fakat o incelikli yeşil tasvir gece rüyalarına girdi. Bir yeşil canavar, bir Uğur’un gaddar babası oluyordu rüyalarındaki yaratık.  İkisi de ter içinde uyandılar. Atletlerini değiştirdiler. Hızla evden çıkıp, her sabah olduğu gibi köşede birbirlerini beklemeye başladılar. Ne ki Uğur gelmedi.

“Gene uyanamamıştır hırt. Sabaha kadar otuzbir çekmiştir.” dedi Fethi.

Gülüştüler. Yürüdüler. Geçerken suçluluk duygusu içinde Paşa Nine’nin bahçesindeki erik ağacına baktılar. Uğur, yaşlı dallardan birinde salınıyordu solgun bir yaprak gibi. Gözleri buhulandı ikisinin de. Daha, daha dikkatli baktılar. Görüşleri berraklaştı. Açık yeşil, yarı şeffaf yaprakların arasında arkadaşlarının yarı çıplak bedenini gördüler yeniden. Uzun bir süre gördüklerine inanamadılar. Bir süre sonra diz bağları çözüldü. İkisi de yıkılmamak için birbirine yaslandı. Öyle kalakaldılar… Yıllar hızla geçip giderken birbirinden ayrı düşen Fethi ile Apo, Uğur’un günde on kez “Anam avradım olsun ki lan! Babam ölsün ki lan!” deyişinin ardındaki örtülü bildiriyi daha bir güçlü yakaladılar. İkisi de evlendi. İkisinin de birer oğlu oldu. İkisi de oğullarının adını…

Hafifletici Sebepler

Posted 12/08/2009 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Taksim. Serin bir ilkbahar akşamı. Gezi Parkı’nın meydan tarafına bakan yanı. O ne! Seyyar köfteci tekme attı sucu çocuğa. Kitapçı Cengiz köfteciye çıkıştı. Köfteci kılıç gibi çekti bıçağını. Cengiz tırstı. Ama yarım ağız konuşmaya devam etti. Köfteci lafları işitti fakat ileri gitmedi. İstediğini yapmıştı. Kitapçı mahçup oldu. Geri çekildi. Ikındı sıkındı, kızardı bozardı. Gel gör, daha fazlasını yapamadı. Olay böylece kapandı.

Aradan yıllar geçti. Fakat Cengiz bir türlü unutamıyordu memleket için küçük kendi için büyük o mağlubiyeti. Ve nedense o mağlubiyetin biley taşında keskinleşiyordu hırçınlığı. Öyle ki süfli bir bitirimliğe kadar vardırdı işi. Olur olmaz yerde kavga çıkaran çekilmez bir adama dönüştü. Kimse onunla bir yere gezmeye gitmek istemiyordu. Söz konusu içmekse, kafasındaki bitler bile meyhane yolunda ondan kaçıyordu. Cengiz yaşlandıkça oturaklı, efendi bir adam olacağına çocuklaşıyordu.

Nitekim, bir ilkbahar akşamı Taksim’de yıllar önceki hadisenin bir kopyasına tanık oldu. O da ne! Köfteci sucu çocuğun kıçına okkalı bir tekme attı. İşte intikam zamanı gelmişti. Bu kez tereddütsüz köfteciye doğru koştu. Kükredi. Sağlam bir kafa yerleştirdi adama. Köfteci düştü. Bilincini yitirdi. Ve Cengiz ne olduğunu anlayamadan topukladı. İntikamını almıştı. Maç boyunca gol yiyen ama penaltılarda devleşen kaleci hâleti ruhiyesiyle evine yollandı. Ertesi gün gazeteden köftecinin komalık olduğunu öğrendi. Yani?..

Aranıyordu. Yargılanacak, hapis yatacaktı. Ahh! Nerden nereye! Ve ne çabuk! Ama köfteci sucu çocuğa tekme atmıştı, o da o yüzden çocuğu korumuştu. Ortada bir güç eşitsizliği vardı. O da koruma amaçlı… Evet… Taammüden bir saldırı değildi yani. Köfteci ölürse? Taammüden cinayet olmazdı. Hafifletici sebeplerle ne kadar yatardı ki? Hafifletici sebepler neydi? Var mıydı? Bilmiyordu. Cengiz’in alnı müthiş sızlıyordu. İki elinin arasına koydu kafasını. Düşünemiyordu. Kalktı. Elini saksıya attı. Sardunyanın dibi kurumuştu. Güçlükle, bilinçsizce sardunyayı suladı. Kedisinin mama kabını doldurdu. Dışarı çıktı.

Bir süre sersem sersem dolaştı sokaklarda. Sonra karar verip karakola gitti, teslim oldu. Ne yapacaktı? Olayı olduğu gibi anlattı. Cengiz’i nezarethaneye koydular. Bir ya da bir buçuk gün boyunca nezarette kaldı. Sakalları uzadı. Bir mağara adamına dönüştü hızla. Niye bu kadar uzun sürmüştü ki nezaret? Seslenmeye, sormaya çekiniyordu. Hafifletici sebepleri -eğer varsa onları- yitirmek istemiyordu. Otoriteye boyun eğen, na-âsi, haddini aşmayan bir adam görüntüsü çizmeye çabalıyordu. O çabalaya dursun, bir polis ansızın gelip köftecinin öldüğünü söyledi. Cengiz’in sırtı ürperdi. Göğsü sıkıştı. Bayılacak gibi oldu. Bir bardak su istedi polisten. Ah! Artık tek şansı sucu çocuktu. O gelecek ve gerçeği anlatacaktı. Hem belki o zaman delikanlı bir adam muamelesi bile görebilirdi. Değil mi ya? Sabi sübyana kol kanat germişti. Belki hapishanede bitirimler, ağır abiler koğuşunda yatardı.

Aynı polis bir saat sonra tekrar geldi ve Cengiz’i yukarı, yazıhaneye çıkardı. Sucu çocuğu bulmuşlardı. Oturdular. Sucunun gözleri şişmişti ağlamaktan. “Acaba çocuğa işkence mi yaptılar?” diye düşündü. Hemen ardından “Olur mu canım!” dedi kendi kendine. Çocuk bîtap görünüyordu.

Komiser öksürerek “O bu mu?” dedi.

“Evet” dedi çocuk.

Cengiz’in gözleri ışıdı. Umutla çocuğa baktı.

“Köfteci sana tekme atmış öyle mi?” dedi komiser bir şey imâ eder gibi.

“Yoo. Yani şakalaşıyorduk.” dedi çocuk Cengiz’in gözlerinin içine bakarak hüzünle.

Cengiz “Nasıl yani…” diyecek oldu, komiser susturdu.

Sucu çocuk devam etti, “O benim en sevdiğim abimdi. Beni en çok o severdi. Hergün güreşirdik onla. Arada bir de şakalaşırdık öyle.” derken ağlamaya başladı.

Cengiz çaresiz komisere baktı. Komiser Cengiz’e hitaben “Doğru söylüyor.” dedi.

Bir kez daha başı döndü Cengiz’in. Midesi bulandı. Ve gözleri kararıp, iki büklüm yıkıldı yere. Yarı baygın bir halde yatarken, bu yaşananların rüya

Usta Beni Sevsene

Posted 17/02/2009 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Sabahtı. “İşler nasıl gidiyor?” demişti minibüsüne atıp eski, baba yadigârı sandığı getiren Simon. “İyidir be.” demişti Bilâl kan ter içinde. Ve Simon’u iplemeden haldır huldur devam etmişti işine. Simon hâl hatır sormuş, Bilâl’se tersler gibi yanıtlamıştı genç adamı. Boynunu eğip, sandığı istemeden teslim ederek çıkmıştı dükkândan o da. Sandık için ne yapılmasını istediğini tam anlatamadan, iç çekerek ayrılmıştı. O saatten bu saate bir şey değişmedi. Bilâl hâlâ kan ter içinde. Vakit akşama erişmekte ama o hâlâ haldır huldur çalışmakta. Deli gibi sadece kendisi çalışsa iyi, iki kalfası ve iki çırağını da canlarından bezdirmekte. Ve Simon’un sandığına hâlâ durduğu köşede durmakta… “Zekai! Sen şu talaşları süpür, çuvallara doldur; sonra ocağın altını yak, boncuk tutkalı kaynatmaya başla… Cemil! Sipariş dolapların işkencelerini çıkar… Zafer! Ne çöktün yorulmuş gibi lan dümbelek! Bak bak! Şu eski sandığı… Ha o… Damarları çıkıncaya kadar bi zımparala. Yok yok… Evet evet… Zımparala… Bak hâlâ duruyo manyak. Hadi lan… Necmi! Bitmedi mi daha rafların geçmeleri. Ooo! Ninem bile daha hızlı yap… Ahh!… Siktiğimin eline geçirdim keseri… Ahh!.. Zekai bırak talaşları bana eczaneden yara bantı al… Yok yok… Şişcek bu o kadar… Tamam sen bak işine.” Dışardan bakınca Bilâl kutsal bir vazifeyi kısıtlı bir sürede yerine getirmeye adanmış -fakat Şarlo filmlerindeki gibi çabuk devirde oynatılan- tiplere benziyordu. Beyaz yüzü kızarıp bozarmada, buruşuk ellerindeki damarlar kabarıp mavileşmede, göğsü hızla inip kalkmada ve iri siyah gözleri çabuk çabuk açılıp kapanmadaydı. İşin aslı gücünü aşan büyüklükte bir sipariş yığını durmaktaydı önünde: Parçaları hâlâ eksik, demonte bir duvar kitaplığı; bütün hâline getirilmeyi bekleyen çam ağacından küçük bir bekâr dolabı; altı rendelenecek bir banyo kapısı; onarım isteyen belki yüz yaşında masif kayından bir çalışma masası; birleştirilmeyi bekleyen yüzlerce çerçeve; güzel sanatlar akademisi’nin siparişi ve yarına yetişmesi gereken henüz astarlanmamış (ve boncukları kaynamamış) iki yüz elli adet tuval… Ahh! Bilâl saçını sakalını yoluyordu. Ne ki bu durum ilk değildi. Bilâl hep böyle yapıyordu. Daha çok kazanmak, daha çok ünlenmek istiyordu. Ünlendikçe siparişler ve ücreti artacak; siparişler ve ücreti arttıkça ünlenecekti. Bilâl hem büyük bir usta olarak anılmak hem de zengin olmak istiyordu. Bu yaşına gelmiş ustalıkla para, insaniyetlilikle para arasındaki ters orantıyı keşfedememişti hâlâ. Öte yandan ondan başka kaç marangoza iki kalfa, iki çırak nasip olurdu ki? Ayrıca kocaman bir atölyesi vardı; L şeklinde! Gel gör çalışmakla deli danalar gibi koşturmanın farkını da bilmiyordu bizim usta…
Zekâi, “Saat altı oldu usta!” dedi korkuyla. Bilâl, “Siparişler bitmeden kimse bir yere gidemez!!! Şu kapıdan dışarı adımını atanın vallahi kulağını keserim!!!” diye bağırdı. Kalfalar ve çıraklar taşaklarına kadar titrediler. Hepsi birden aynı ustaları gibi çabuk hareketlerle işlerine saldırdılar. Artık marangozhanenin her köşesinde bir tıkırtı, bir sürtünme, bir çarpınıtılı soluma sesi vardı. Gözler yorulsa, omuzlar düşse de ustanın bağırışı hâlâ kulaklardaydı. Vakit yatsıya yaklaşırken L şeklindeki marangozhanenin arkasında, görünmeyen noktada büyük bir gümbürtü duyuldu. Cemil, Zafer, Necmi sese koştular. Zekâi yerde bilinçsiz yatıyordu. Kafasına fındık kabuğundan yapılma levhalardan biri düşmüştü. Ambulans çağırdılar. Ama ambulans gelmek nedir bilmiyordu. Acılı bekleyiş sırasında birden içeri Simon girdi; sabahtan kalma sıkıntısından kurtulmak ve yadigâr sandığı geri almak için gelmişti. Fakat neyle karşılaşmıştı. Bir yanda hunharca zımparalanmış yadigâr sandık öte yanda yerde bilinçsizce yatan bir çocuk. Olanları anlattılar. Simon şaşkınlık içinde çocuğu kucakladı. Atölyeden çıkardı. Minibüsüne yerleştirdi. İki kalfa, bir çırak ve Bilâl arabaya doluştular. Tam sokaktan çıkacaklarken ambulans önlerini kesti. Güç belâ ambulansı yollarından çekip devam ettiler. Bilinçsiz bedeni doktorlara teslim ettiler. Yedi gün yedi gece hastane kapılarında beklediler. Ve içlerinden bir tek Bilâl siparişlerini düşünüyordu. Ve gölgelenen ününü. Aklı atölyedeydi. Ne ki gidemiyordu işte. Yemiyordu. Yedinci günün sonunda Zekâi öldü. Yıkandı ve gömüldü… Bilâl, Cemil, Zafer ve Necmi kös kös marangozhaneye döndüler. Bir süre şaşkın şakın durdular. Zafer aptalca bir tavırla “Zımparaladığım sandık nerde?” dedi. Necmi gizli bir istihza ile “Simon al demişti Zekâi’yi kucakladığında. Ben de alıp minübüsün arkasına koyduydum.” diye karşılık verdi. Bilâl saatine baktı. Dördü de bir süre daha öyle bakındılar. Ve sonra düğmelerine basılmış gibi kaldıkları yerden koşturmaya başladılar. Ölüm kokan atölyeyi tıkırtılar, hışırıtlar, sürtünme, çarpma, kırılma, yarılma sesleri kapladı yeniden.

Yusuf

Posted 02/01/2009 by yurttansesler
Categories: Boş Arsa'dan Sızanlar

Karton kutunun altı ıslanmıştı yağmurdan. Islak kartona dikkatle bakınca küçük olukları görünüyordu; dokunsan pelte gibiydi. Yusuf’un uyurken başını yasladığı yağlı parka yanağının altında toplanmıştı. Büzüşük yanağının üzerinden gördü kartondaki ıslaklığı. Yağmur devam ederse, kartonun tabanının bütün ıslanacağını, ıslaklığın tabandan tavana yürüyeceğini, kutunun eriyeceğini gördü. Parkın altındaki mahallede bir dükkanı hatırladı. O dükkandan yeni ve kuru bir kutu bulabilirdi. O dükkanın yanında bir bakkal vardı. Eski bir bakkal. Önünden geçerken çok eski bakkal kokan bir bakkal. Çok eski bakkalın kızını öpmüştü, gıdıktan, kimbilir ne zaman? Ama sanki az önce öpmüş gibi geldi. Sanki gene o bakkalın yanından geçse ve koku gene ona çok eski bakkalı hatırlatsa sanki gene o kızla öpüşebilirmiş gibi geldi. Kalkıp aşağı mahalledeki dükkana gitmeli; yeni bir kutu istemeli, diye düşündü.

Derken, yağmur tıpırdamaya başladı kutunun tavanında. Çocukluğundaki bir sabah kahvaltısını hatırladı. Bir yaz sabahıydı. Karadeniz’li bir ailenin birkaç dönüm fındık bahçesi karşılığı satın aldığı köşke gitmişlerdi. Köşkün artık kullanılmayan bahçıvan kulübesinin verandasında kahvaltı ederlerken aynen böyle yağmur yağıyordu. Bakkalın kızı -neydi adı?- onlara taze ekmek getirmişti. Giderken elini küçük, fıskiyeli havuzun içine sokmuştu.

Bir ân önce almalıydı kutuyu. Yağmur durmayacak gibi görünüyordu. Buruşuk yanağının tümseği üzerinden hızla yayılan ıslaklığa baktı yeniden. Gözlerini yumdu. Havuzun içindeki balıklara baktı. Bakkalın kızının getirdiği ekmekleri parmağında yuvarlayıp onlara attı. Ama uyuşuk balıklar oralı olmadılar. Havuzun kenarına uzandı. Elini suya soktu. Balıklardan birini yakalamak istedi. Atıldı. O anda kendini havuzun içinde, balıkların arasında buldu. Havuza düştüğünü kimse fark etmedi bile. Suyun içinde uzun bir süre tepe taklak debelendikten ve epey bir su yuttuktan sonra başını dışarı çıkarıp soluklandı. Şimdi böyle görüyordu geçmişi. Ama olay öyle değildi. Onu düştüğü ân Cavit Eniştesi çekip çıkarmıştı sudan…

Yağmur şiddetlendi. Karton kutunun duvarları yumuşuyor. Yağmur sağnağa dönerse kutu pestil gibi kapanacak. Onu uyandırmaya çalışıyorum. Dürtüyorum. Sallıyorum. Ama uyanmaya niyeti yok. Hayaller yüzünden hep. Artık o da hayâl. Ben Yâkup değilim.