
Saat on’u on geçiyordu. Cahit gergin; kepengin önüne oturdu. Parmaklarının arasından kıvrıla döne tüten dumanı seyretti. Dördüncü sigarayı söndürürken nihayet Ahmet geldi. Anahtarlık şıngırdadı.
“Günaydın.” dedi lütfeder gibi ve hemen peşine “Burası iğrenç sigara kokuyo.” diye ekledi.
Cahit bıkkın ve tükürür gibi “Günaydın.” dedi.
Ahmet almaza yattı.
Kepenk gürültüyle açıldı. ‘Emek Kırtasiye’nin aynalı kapısından girdiler… Bugün faaliyet yok. Bugün müşteri bekleme günü. Cahit iki, üç kat daha gergin o yüzden. Kendine iş yarattı. Kapının önüne tebrik kartlarını, yaldızlı çıkartmaları çıkardı. Pembe, mor, kırmızı okul çantalarını kapının sol üstündeki çengele astı. Kovaya su doldurup dükkanın içini ve kapının önünü ısladı. Yerleri süpürdü. İçerdeki karşılıklı iki cam tezgahın ve tek tek rafların tozunu aldı. Bu arada Ahmet’in iki erkek kardeşi de damladı: Yavuz ile Osman. Patronlar üçledi. Dalga geçer gibi şımarıkça “Günaydın.” dediler. Cahit almaza yattı bu kez. Yanıtlamadı. Sessiz, toz ve su kokan bir gerilim dükkana yayıldı. Derken komşunun küçük oğlu -belki bir baltaya sap olur diye babası tarafından çırak olarak Ahmet’e verilen- Alican koşarak girdi içeri; fakat maalesef on iki’ye doğru.
İçeri girerken pişkin pişkin sırıtarak, “Ahmet abi kusura bakma uyuya kalmışım.” dedi. Bir yandan da parlayan jöleli saçlarını yatıştırıyordu.
Ahmet, Yavuz’a dönüp “Bazılarının suyu ısınıyo.” dedi.
Yavuz donuk gülümsedi.
Osman lafa ilgisizmiş gibi ıslık çalarak gazeteye baktı.
Cahit bu tür konuşmalardan hoşlanmazdı. Ve bu tür donuk gülüşlerden. Ve miş gibilerden. Yüksek sesle “Kahvaltı ettin mi?” dedi Alican’a.
“Hayır.” dedi ufaklık.
Cebinden bir beş lira çıkarıp uzatırken “O zaman büfeden iki dilli-kaşarlı kap gel. Biri senin biri benim.” dedi.
Alican patron üçlüsüne döndü ne diyecekler diye?
Ahmet “Tamam” der gibi başıyla onayladı.
Cahit buna da gıcık oldu. “Alt tarafı tost alıp gelecek. Sanki Bağdat’a yolluyoruz hurma almaya.” diye kendi kendine üflendi.
Ahmet’inse içinin yağları eridi. Cahit’ten iğreniyordu ama Cahit ona gerekliydi. Ters ters bakışıyla, dik dik konuşmasıyla zaman zaman kestiği raconlarla Ahmet’e kendini güçlü hissettiriyordu. Ahmet böylelerini yöneterek kendini daha bir yetenekli hissediyordu. Yavuz’la Osman’a gelince onlar çocukları sayılırdı. Babaları öleli beri ailenin babasıydı o. Babasının demir yumruğunu şimdi o indiriyordu masaya… Alican koşarak, kabına sığmaz bir coşkuyla girdi içeri ve fren yapıp kayarak durdu.
“Yavaş lan yavaş!” diye çıkıştı Osman.
Ahmet ve Cahit aynı anda kınayan nazarlarla baktılar Osman’a.
Osman, abisiyle keskin çalışanın tepkisindeki ortaklığı yadırgadı. Ve hızla gazeteye gömüldü.
Cahit Alican’a “Afferin tam istediğim gibi olmuş. Çok basıp pestil yapmamışlar tostu.” derken,
Aliyacan Ahmet’e dönüp “Ahmet abi, büfeci ‘Ahmet Abi’ne söyle arabayı çeksin önümden’ dedi.” dedi.
Ahmet, “Büfenin içine park etmedim şükretsin.” diye karşıladı hışımla.
Yavuz yalandan “Gidip konuşayım şunla bi.” diye davrandı babalanıp.
Ahmet “Otur oturduğun yerde. Akşam ben ona yapacağımı biliyorum.” Diyerek dişlerini gıcırdattı.
Alican safça “ Haa… ‘Arabayı çekmezse lastiklerini patlatırım’ dedi.” diye konuşmaya çalıştı çiğnenmiş tostu ağzının sol yanına tıkıştırıp.
Âniden Ahmet tezgahın önüne geçip kapıya yürümeye başladı. Yavuz yakaladı kolundan. Osman hareketleniyor gibi oldu ama kararsız kaldı. Cahit dudağının sol kıvrımıyla pis pis gülümsedi.
“Bırak lan!” diye bağırdı Ahmet tamamıyla kolunun tutulmasına sinirlenerek.
“Abi boşver elini kana bulama!” dedi Yavuz.
Ahmet bu lâfı duyunca bir ân tereddüt etti. Oysa o arabayı çekmeye gidecekti. Arabayı çekecek; çekerken de pis bir bakış atacaktı. Hepsi bu. Fakat Yavuz’un lâfı ağır bir sorumluluk altında bıraktı abisini. “Ne kanı ne eli oğlum. Arabayı çekmeye gidiyorum.” diyemedi. Sanki dese ona güleceklerini ve onu gülerek aşağılayacaklarını düşündü o ân.
Bu yüzden “Bırak lan kolumu. Sıçacam onun ağzına!” dedi.
Yavuz daha bir asıldı abisinin koluna.
Osman da yetişti abisinin diğer koluna.
Onlar yapıştıkça Ahmet daha çok bağırdı. “Delikanlıysa patlatsın! Yürek ister yürek!! Ahmet’in arabasının tekerleklerini patlatmaya yürek ister!!!”
Osman sorunu keskin zekasıyla çözerek, “Cahit arabayı çeksene dükkanın önüne ya. Yoksa kan çıkacak. Hadi lan.” dedi.
Cahit bomboş baktı. Geviş getirir gibi tostunu yemeye devam etti.
Alican yanakları al al gırtlağına dizilen lokmaları yutmaya çalıştı. Çok geçmeden öfkeler yatıştı. Ama söylenmeler, sinkaflı lakırdılar sürdü. Yavuz gidip bakışlarını yerden kaldırmadan ve oldukça mahçup bir halde arabayı büfenin önünden çekti. Yirmi dakika kadar sonra… O da ne?! Büfeci elinde iki bıçakla kırtasiyeye yaklaşıyordu koşar adım. Oldukça da sinirli görünüyordu. Üç kardeş dükkanın karanlığına çekildiler farkında olmadan. Cahit sakin, büfeciye baktı. Alican cam tezgahın arkasına çöktü. Büfeci dükkanın önünden çapraz geçip gözden kayboldu. Ahmet, Cahit’e baktı yardım ister gibi. Cahit patronuna acıyarak kapıya yürüdü. Kapıdan dışarı baktı.
Sonra içeri dönüp, bedeniyle bileycinin hareketini taklit ederek, “Bileyci… Bileyciye bıçaklarını biletiyor.” dedi.
Üç patron rahatladı. Ahmet’in yüzünde düştüğü durumdan ötürü en ufak bir utanma belirtisi yoktu.
Küstahça “Biz çıkıyoruz. Sen dükkana göz kulak ol.” dedi Cahit’e. Yavuz ile Osman şaşkın ördekler gibi abilerinin peşinden koşturdular hızlı hızlı.
Cahit ise “Götümü yiyin siz benim.” der gibi bakıyordu gidenlere.
Son Yorumlar